ANASAYFA RİSALE-İ NUR RİSALE-İ NUR NEDİR?
RİSALE-İ NUR NEDİR?

RİSALE-İ NUR NEDİR?

695
0

 

  1. Risâle-i Nur, Kur’ân’ın Î’câzını gösteren bir tefsirdir.

 

Risale-i Nurlar I. ve II. Dünya Savaşı sonunda değişen dünyada ideolojilerin, faşizmin, ırkçılığın, komünizmin ve sekülerizmin inancı kabul etmeyen ve dünya hayatını esas alan sistemleri içinde “İman Davası”nı savunma misyonunu üstlenen bir “Kur’an Tefsiri”dir.

Bediüzzaman hazretleri “Eski Harb-ı Umûmiden evvel ve evâilinde, bir vâkıâ-ı sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır.

Dedim: “Ana korkma; Cenâb-i Hakkın emridir. O Râhim’dir ve Hâkim’dir.”

Birden, o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: “Î’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.”

Uyandım, anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak.Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdâfaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; î’câzı, onun çelik bir zırhı olacak.Ve şu î’câzın bir nevini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak.Ve namzet olduğumu anladım. (Barla Lahikası, 2011, s. 31-32.) ifadeleri ile bu görevi üstlendiğini açıklamaktadır.

 

  1. Risale-i Nur Asrımızı ve Gelecek Asırları Nurlandıran Bir Tefsirdir.

 

Risâle-i Nur, istikbâli de aydınlatan bir Kur’ ân tefsiridir. Çünkü Kur’an kıyamete kadar baki olduğu için Kur’an-ı Kerimin hakkaniyetini ve hakikatlerinin insanlığa ne kadar faydalı ve saadete sebep olduğunu gösteren ve ispat eden Risale-i Nurlar da gelecek asırları aydınlatmaya devam edecektir.

Bu nedenle “Risâle-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir bir bürhânı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’câz-ı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve mâden-i ilm-i hakîkatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i mâneviyesidir.” (Şuâlar, s. 577.)

Risale-i Nurlar bu asrın ehemmiyetli ve ilmî bir mürşididir. Özellikle iman hakikatleri olan Allah’ın birliği, ahiret hayatı, meleklere iman, peygamberlik müessesesinin önemi ve hakikatini anlatan, Kur’an-ı Kerimin Allah’ın kelamı olduğunu ispat eden bir tefsirdir.

Mu’cizat-ı Ahmediye olan “On Dokuzuncu Mektup” öldükten sonra dirilmeyi ispat eden “Onuncu Söz” Meleklerin ve Ruhani varlıkları ispat eden “Yirmi Dokuzuncu Söz” ve Kainattan Halıkını soran bir seyyahın müşahedatı olan “Ayetü’l-Kübra Risalesi” okuyanlarında hiçbir şüphe ve vesveseye yer bırakmayacak şekilde bu iman hakikatlerini ispat ederek aklını ve kalbini tatmin etmektedir.

Peygamberimiz (asm) “Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadet gibidir.” (Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1: 370.) hadisinin işaret ettiği ibadeti kazandırdığını Risale-i Nur’un “Hizb-i Ekber” ve “Ayetü’l-Kübra Risalesi” gibi risalelerini okuyanlar anlayacaklardır. (Kastamonu Lâhikası, 9.)

  1. Risâle-i Nur tarîkat değil, doğrudan doğruya Kur’ ân’ ın feyzinden mülhem bir hakîkattir.

 

Risale-i Nur’un anlattığı hakikatler doğrudan Kur’an-ı Kerimin iman hakikatleridir. İman ise saadet-i ebediyenin anahtarıdır. İmansız kurtuluş imkanı yoktur. Bu nedenle Bediüzzaman tarikat dersi değil, iman dersi veren Risale-i Nurları telif etmiştir.

Talebelerine yazdığı mektuplarında ve verdiği derslerinde “Risâle-i Nur, tarîkat değil, hakîkattir; âyât-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden bir nurdur. Ne Şarkın ulûmundan ve ne de Garbın fünunundan alınmış değil, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın bu zamana mahsus bir i’câz-ı mânevîsidir; menfaat-i şahsiye yoktur.” (Kastamonu Lâhikası, s.150.) şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.

Bediüzzaman iman hakikatlerini ders verdiği risalelerini doğrudan Kur’an’dan almıştır. Bir başka kaynaktan almamıştır. Bu husus Risale-i Nurda şöyle ifadesini bulur:

“Risâle-i Nur sâir telifât gibi, ulûm. ve fünûndan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstâdı yok, Kür’ân’dan başka mercîi yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifın yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’ânîden ve âyâtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzûl ediyor.”  (Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s. 79.)

 

  1. Risâle-i Nur, şu zamanın ihtiyaçlarına uygun bir ilâçtır.

 

Her zamanın bir hastalığı vardır. Bu zamanın hastalığı inançsızlık, iman zaafiyeti, dünya hayatını güzelce yaşamaya çalışmak  ve siyaset yoluyla şan,şöhret ve makam sahibi olmak gibi manevi hastalıklardır. Hastalıklara göre ilaçlar değişir.  Bu sepeple bundan beş ve on asır önce o günün hastalıklarına deva olan ulemanın kitapları bu zamanda yukarıdaki hastalıklara müptela olan insanlara ilaç hükmüne geçerek onları tedavi etmez.

Risale-i Nurlar ise Kur’an eczahanesinden alınan ve bu zamanın hastalıklarına devaları taşıyan eserlerdir. İmansızlık hastalığının ilacı ibadeti anlatan ve ahlaki öğtler veren kitaplar olamaz. Önce kalplerde iman yerleşmeli, akıllar imanı anlamalı ve benimsemeldir ki ibadete ihtiyacını hissetsin. Risale-i Nur ise öncelikle imansızlık hastalığını iman hakikatleri ile tedavi eder.

Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder: “Hem, yazılan eserler, risâleler-ekseriyet-i mutlakası-hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen âni ve def’î olarak ihsan edilmiş. Sonra bâzı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: “Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.” (Mektûbât, s. 363.)

**

“Esrâr-ı Kur’âniyeye âit yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münâsip bir ilâç, bir merhem ve zulümâtın tehâcümâtına mâruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu îtikâdındayım. Bilirsiniz ki; eğer dalâlet cehâletten gelse, izâlesi kolaydır. Fakat, dalâlet fenden ve ilimden gelse, izâlesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan, ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar, hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî lemeâtından olan mâlûm Sözler’i, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini-vermiş tasavvurundayım. (Mektûbât, s. 27.)

 

  1. Risâle-i Nur Kur’ân’ın tesiri büyük hakîki bir tefsiridir.

 

Kur’an-ı Kerim âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kullarına en büyük bir armağanıdır. Yine Kur’anın tarifi ile Kur’an, “İnsanları doğru yola ulaştıran, hak ile batılı birbirinden ayıran” (Bakara, 2:185); “Müminler için rahmet ve şifa olan” (İsra Suresi, 17:82); “Müminlerin öğüt ve nasihat almaları için indirilmiş bulunan” (Kamer Suresi, 54:17); “Takva sahipleri için bir rehber” (Bakara Suresi, 2:2); “Rabbimizden bir öğüt, içimizdeki dertlere bir şifa, bize doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmettir.” (Yunus Suresi, 10:57)

Peygamberimiz (asm) Kur’an-ı tarif ederken “Kur’an’ın üslubuyla konuşan, doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden, mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur.” (Tirmizî, Fedailü’l-Kur’ân, 14) buyurur.

Risale-i Nurlar ise Kur’an-ı Kerimin hakiki bir tefsiri ve bu zaman insanlarına tercümanı ve dersi olduğu için okuyanlarını hak ve hidayete yöneltir. Bediüzzaman’ın (ra) ifadesi ile “Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı i’câzıyla hakîki bir tefsiri olan Risâle-i Nur, bu dünyada bir mânevî Cehennemi, dalâlette gösterdiği gibi, îmanda dahi bu dünyada mânevî bir Cennet bulunduğunu ispat ediyor ve günahların ve fenalıkların ve haram lezzetlerin içinde mânevî elîm elemleri gösterip, hasenât ve güzel hasletlerde ve hakâik-i şeriatın amelinde Cennet lezâizi gibi mânevî lezzetler bulunduğunu ispat ediyor. Sefâhet ehlini ve dalâlete düşenleri o cihetle-aklı başında olanlarını-kurtarıyor. (Ayetü’l-Kübrâ, s.192.)

 

  1. Risale-i Nurlar asla mağlup olmaz, o daima galiptir.

 

Hak daima galiptir. Peygamberimiz (asm) “Hak daima yücedir ve galiptir, ondan yüce bir şey olmaz ve o asla mağlup edilemez.” (Buhari, Cenaiz, 79.) buyurmuşlardır. Bu zamanda hak ve hakikatin, Kur’anın ve İslam’ın sesi ve sözü olan “Sözler” adındaki Risale-i Nurlar da asla mağup edilemez.

Hak ve hakikatin sesi olan Risale-i Nur ile hizmet de asla taviz kaldırmaz. Bediüzzaman hazretleri bu gerçeği şöyle ifade eder: “Risâle-i Nur’un mesleği sâir tarîkatler, meslekler gibi mağlûp olmayarak, belki galebe ederek, pekçok muannidleri îmâna getirmesi, pekçok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda, bir mu’cize-i mâneviye-i Kur’âniye olduğunu ispat eder. O dairenin haricinde, ekseriyetle, bu memlekette, bu husûsi ve cüz’î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbâne perde altında veya bid’alara müsâmaha sûretinde ve tevilât ile bir nevî tahrifât içinde hizmet-i dîniye tam olamaz diye, hâdisât, bize kanaat vermiş.” (Emirdağ Lahikası, s.62.)

Risale-i Nurlarla dine, imana ve Kur’ana hizmet edenler de hiçbir zaman mağlup edilemez, taviz veremezler ve  baki hakikatleri dünyanın fani menfaatlerine, siyasetlerine ve makamlarına alet edemezler.

 

  1. Risâle-i Nur ispata dayanan bir Kur’ân tefsiridir.

 

Risale-i Nurlar bu asrın akıl ve fenne değer veren, “Aklımızın almadığı ve kabul etmediği bir şeyi biz de kabul etmiyoruz!” iddiasında olan ilim ve fen adamlarına Kur’an ve İmanın akla, mantığa ve pozitif bilimlere uygun olduğunu ispat eden bir Kur’an tefsiridir. Doğrudan Kur’andan çıkmıştır, îmânî meseleleri aklî ve ilmî delillerle de ispat eder.

Bediüzzaman bu gerçeği de şöyle ifade eder: Müceddid-i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî ders verirken diyordu: “Bütün tarîkarların en mühim neticesi hakáik-ı îmâniyenin inkişâfıdır. Ve birtek mesele-i îmâniyenin vuzuh ile inkişâfı, bin kerâmâta ve ezvâka müreccahtır.”

Hem, diyordu: “Eski zamanda büyük zâtlar demişler ki, Mütekellimînden ve ilm-i kelâm ulemâsından birisi gelecek, bütün hakáik-ı îmâniye ve İslamiyeyi delâil-i alkiye ile kemâl-i vuzuhla ispat edecek.” Zaman ispat etti ki,o adam adam değil, Risâle-i Nur’dur. Belki, ehl-i keşif Risâle-i Nur’u ehemniyetsiz olan tercümanı ve nâşiri sûretinde, keşiflerinde müşâhede etmişler; “Bir adam” demişler.

Mâdem bu kahraman imam böyle diyor ve mâdem bir zerre kuvvet-i îmâniyenin ziyâdeleşmesi bir batman mârifet ve kemâlâttan daha kıymetlidir ve yüz ezvâkın balından daha tatlıdır; ve mâdem bin seneden beri îman ve Kur’ân aleyhinde terâküm eden Avrupa feylesoflarının îtirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i îmâna hücum ediyor ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bâkiyenin ve bir Cennet-i dâimenin anahtarı, medârı, esâsı olan erkân-ı îmâniyeyi sarsmak istiyorlar; elbette herşeyden evvel îmânımızı taklitten tahkîka çevirip, kuvvetlendirmeliyiz.  (Ayetü’l-Kübrâ. s. 139-140.)

İşte Risale-i Nur tüm insanlık için lazım olan bu görevi en mükemmel şekilde yapmaktadır. Zira “İman ve Tevhid” bütün kemâlât-ı insâniyenin esâsı, mâyesi, nûru, hayatıdır. Sadece aklı ikna etmekle kalmaz ruha ve kalbe de mükemmel ders verir.

Evet, “Kur’ân’dan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil, belki kalbî, rûhî, halî mesâil-i îmâniyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler.” (Mektûbât, s. 340.)

 

  1. Risale-i Nur Kur’an’dan çıkan bir tefsir olduğu için tekar tekrar okunması usandırmaz, okudukça zevk ve lezzet verir.

“Risâle-i Nur, Kur’ân’dan çıkan bürhânî bir tefsir olduğundan Kur’ân’ın nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekrarâtı gibi onunda lüzumlu, hikmetli, belki zarûri ve maslahatlı tekraratı vardır. Hem Risâle-i Nur, zevk ve şevk ile dillerde, usandırmayan, dâimâ tekrar edilen Kelime-i Tevhîdin olmasından, zarûri tekrarâtı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı.” (Şualar, s.65.) Çünkü hakikat usandırmaz; belki tekrarı ruha lezzet ve akla nur ve gıda verir.

Risale-i Nurların dünyada en çok okunan Kur’an Tefsiri olmasının bir hikmeti işte budur.

 

  1. Risâle-i Nur, ilimler içinde hakîkat ve Tevhîde yol açar.

 

Risale-i Nur’un davası ve anlatmaya çalıştığı en önemli husus “Tevhit” yani Allah’ın birliğini akıllara ders vermek, Yüce Allah’ın azametini kalplerde ve gönüllerde tesis etmektir. Asrın idrakine göre bu dersi akıl ve ilim yoluyla yapar. Eski zamanlarda olduğu gibi büyük zatların sözlerini naklederek yapmaz. Mantık ilminin “Bürhan-ı Yakini” dediği kesin delillere önem verir. İlim içinde hakikate yol açar. Hak ve hakikati ilimle gösterir.

Risale-i nurda bu hakikat şöyle ifadesini bulur: “İlm-i mantıkta “kaziye-i makbûle” tâbir ettikleri (yani büyük zâtların, delilsiz, sözlerini kabul etmektir.) mantıkça yakîn ve katiyeti ifâde etmiyor. Belki, zann-ı gâliple kanaat verir. İlm-i mantıkta, “bürhân-ı yakînî” hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor. Cerh edilmez delile bakar ki; bütün Risâle-i Nur hüccetleri, bu bürhân-ı yakînî kısmındandır. Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakîkatler ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri, hakâik-ı îmâniye. Aynen onlar gibi, Risâle-i Nur, ibâdet yerinde ilim içinde hakîkate bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakîkatü’l-hakâika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-I akîde ve usûlü’d-din içinde bir velâyet-i kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakîkat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefi dalâletlere galebe ediyor; meydandadır. (Emirdağ Lâhikası-I, s. 90.)

 

  1. Risâle-i Nur çabuk ve kolay anlaşılır bir tarz takip eder.

Risale-i Nur’un dili konusunun derinliği ve anlatmak istediği yüksek hakikatlerin anlaşıması açısından kolay ve anlaşılır bir dile sahiptir. Zira yüksek ilahî hakikatler, ruha ve uhrevi alemlere ait meseleler günlük ihtiyaç dili ile anlatılamaz. Risale-i Nur Allah’a, ahirete, melekler alemine ve ruhaniyata ait derin meselelerden bahseder. Bu yüksek hakikatlerin anlaşılması ancak kendi dili ile mümkün olur. Nasıl ki matematik, fizik, kimya, astronomi, felsefe ve psikoloji gibi maddi alemlere ve ruha ait ilimlerin kendilerine has dili varsa dine, ilahiyata ve uhrevi alemlere ait ilimlerin de kendi dillerinin olması gerekir. Ancak bu yüksek hakikatleri Risale-i Nur kadar akıcı ve anlaşılabilir bir uslupla izah eden başka hiçbir ilahiyat kitabı yoktur. Risale-i Nur emsallerinden daha derin konuları ele alıp izah ettiği halde dili çok daha sade ve anlaşılabilirdir.

Bediüzzaman bu hususu şöyle ifade eder:

“Kur’ân’ın aleyhinde bin seneden beri müntakimane hazırlanan dinsizlerin îtirazlarını ve kâfir feylesofların terâküm edip şimdi yol bularak intişar eden şüphelerini ve Kur’ân’ın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudîlerın ve mağrur bir kısım Hıristiyanların hücumlarını def edip mukâbele eden ve her asırda Kur’ân’ın pekçok kahramanlan ve mânevî kaleleri vardı. Şimdi ihtiyaç bir ikiden yüze çıkmış. Ve müdâfîler yüzden iki üçe inmiş. Hem, hakâik-ı îmâniyeyi ilm-i kelâmdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç bulunduğundan, bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakîkatleri tâlim eden Risâle-i Nur, elbette İmâm-ı Ali Radıyallahü Anhın bu iltifâtına lâyıktır.” (Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s. 95.)

Yüksek imani hakikatlerden bahseden Risale-i Nurlar elbette gazete, hikaye ve roman gibi okunmaz ve okunmamalıdır. “İman ilmi” gibi yüksek bir ilmi ders veren bir eser elbette anlaşılması için üzerinde düşünmeye ve araştırmaya ihtiyaç duyar. Bediüzzaman bu hususa dikkatimizi çekerek şöyle der: “Risâle-i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân-ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez, akıldan başka çok letâif-i insâniyenin de kuvvet ve nurlarıdır.” (Sikke-i Tasdîk-e Gaybî, s.143.)

 

  1. Risâle-i Nur her yerde ve her şeyde Tevhid nûrunu gösterir.

Risale-i Nur eserlerinin amacı okuyanlarına Allah’ın birliğini izah ve ispat etmek yani, “Tevhid” dersi vermektir. Bu nedenle her yerde Tevhid hakikatini ispat etmeyi amaçlar. Kainata ve hadisata Allah’ın eseri ve sanatı olarak bakar ve baktırır. Eser ustasını, sanat sanatkarına delil olduğu için her şey ustası ve yaratıcısı olan Allah’ın varlığına ve birliğine delil olur ve O’nun sanatının ve eserinin mükemmelliğini ilan ve ispat eder. Risale-i Nur eserden ustaya, rızıktan rızık verene,  sanattan sanatkara akıllarını ve zihinlerin  intikal etmeksi için onların bildiği ve aşina olduğu fenleri ve ilimleri basamak yapar. Onların dili ile tevhidi ispat eder. Böylece Tevhid hakikatini kör gözlere de gösterdiği için ateizmi ve dinsizliği meslek edinen münafıklar, yarasaların ışığa düşman olmaları ve ışıktan kaçmaları gibi Risale-i Nur’a düşman olur ve okunmasını önlemek için ellerinden gelen her türlü hile ve desiseyi çevirirler.

Bu hakikati Bediüzzaman şöyle ifade eder:

“Cevşenü’l-Kebîr ve Risâle-i Nur ve Hizb-i Nûrî dahi kâinatı baştan başa nurlandırıyor, zulümât karanlıklarını dağıtıyor, gafletleri, tabiatları parça parça ediyor; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin boğulduğu en son ve en geniş kâinat perdelerinin arkasında envâr-ı Tevhîdi gösteriyor.

Ezcümle, iki gün evvel, ism-i Hakem nüktesini okuyan bir Nakşî dervişi, güneşin ve manzûmesinin bahsini, Risâle-i Nur mesleğine vech-i tatbikini anlamamış; demiş: “Bu da ehl-i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahseder,” tevehhüm etmiş. Yanımda ona okundu; ayıldı. “Bu, bütün bütün başkadır” dedi. Demek, kozmoğrafyacılar gibi, ehl-i fennin en son ve geniş nokta-i istinadları ve medâr-ı gafletleri olan perdelerde nûr-u Ehadiyeti gösteriyor, orada da düşmanlannı takip ediyor, en uzak tahassüngâhlarını bozuyor. Her yerde huzura bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der: “O bir soba, bir lâmbadır. Odununu, gazyağını veren kimdir; bil, ayıl!” Başına vurur.

Hem kâinatı, baştan başa âyineler hükmünde, tecelliyât-ı esmâya mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki, gafletin imkânı olmuyor. Hiçbir şey huzura mâni olmuyor. Ehl-i tarîkat ve hakîkat gibi huzur-u dâimî kazanmak için kâinatı, ya nefyetmek veya unutmak ve hâtıra getirmemek değil, belki kâinat kadar geniş bir mertebe-i huzuru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve dâimî kâinat vasatında bir ubûdiyet dairesini açtığını gördüm.” (Kastamonu Lâhikası, s. 174.)

 

  1. Risâle-i Nur, hakîkatleri menfiyi nazara vermeden anlatır.

Risale-i Nurlar iman hakikatlerini ders verirken akıllarda ve zihinlerde bulunan, fen ve felsefeden gelen şüpheleri tamamen yok etmeyi amaç edinir. Bu nedenle onların şüphelerini ve desiselerinden bahsetmez. Doğrudan manevi ilaç tedavisi yapar. Nasıl ki hastalık kapan bünyeye hastalığı artıracak olan mikropları değil, onları imha edecek ilaçlar verilirse Risale-i Nur da böyle yapar. Menfiyi nazara vermeden doğrudan Kur’an-ı Kerim eczahanesinden alınan ilaçları verir, hastalığı tamamen izale eder.

Evet, “Risâle-i Nur’un mesleği odur ki; zihinlerde bir iz bırakmamak için, sâir ulemâya muhâlif olarak, muârızların şûphelerini zikretmeden öyle bir cevap verir ki, daha vehim ve vesveseye yer kalmaz.”  (İşârâtü’l-İ’câz, s. 4.)

 

  1. Risâle-i Nur tahkîkî îmânı kazandırır.

“Bâzı mûterizler Risâle-i Nur’un kıymetini bir derece kırmak için demişler: ‘Herkes Allah’ı bilir. Adi bir adam, bir velî gibi Allah’a îman eder.’ diye Nur’lann pek yüksek ve pekçok kıymettar ve gâyet lüzumlu tahşidâtını ziyâde göstermek istemişler. Şimdi, İstanbul’da, daha dehşetli bir fikirde, anarşî fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münâfıklar, Risâle-i Nur gibi ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu îman hakîkatlerine ihtiyacı düşürmek desîsesiyle diyorlar ki: ‘Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacıınız çok yok’ diye mukâbele etmek istiyorlar.

Halbuki, Allah’ı bilmek, bütün kâinatı ihâta eden Rubûbiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna katî îman etmek ve mülkünde hiçbir şerîki olmadığına ve   kelime-i kudsiyesine, hakîkatlerine îman etmek, kalben tasdik ettirmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbâba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hattâ hadsiz şerikleri hükmünde esbâbı mercî tanımak ve herşeyin yanında hazır irâde ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlannı ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a îman hakîkati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mûnevî cehennemin dünyevî tâzibinden kendini bir derece tesellîye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, îman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczâsı kadar şâhitleri bulunan Hâlık-ı Zülcelâli inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır. Fakat, Ona îman etmek, Kur’ân-ı zîmüşşânın ders verdiği gibi, o Hâlıkı sıfatlan ile, isimleri ile umum kâinatın şehâdetine istinâden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit kalben tevbe ve nedâmet etmek iledir. Yaksa, büyük günahlan serbest işleyip, istiğfar etmemek ve aldırmamak o îmandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası-I, s.199.)

Evet, “iman, yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten tâ büyük humıa ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişaflan olduğu gibi; îmânın o derece kesretli hakîkatlerı var ki, bin bir esmâ-i İlâhiye ve sâir erkân-ı îmâniyenin kâinat hakîkatleriyle alâkadar çok hakîkatleri var ki; ‘Bütün ilimlerin ve mârifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin en büyüğü îmandır ve îmân-ı tahkîkîden gelen tafsilli ve bürhanlı mârifet-i kudsiyedir.’ diye, ehl-i hakîkat ittifak etmişler.

Evet, îmân-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlûp olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân-ı tahkîkîde pekçok merâtip var. O merâtiplerden ilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlannın kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki, taklidî îman bir şüpheye karşı bâzan mağlûp olur. Hem, îmân-ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var; belki, esmâ-i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem, bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmanlı zâtlara şübehât ordulan hücum da etse, bir halt edemez.

Ve ulemâ-i ilm-i kelâmın binler cild kitapları akla ve mantığa istinâden telif edilip, yalnız o mârifet-i îmâniyenin bürhanlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakîkatin yüzer kitaplan keşfe, zevke istinâden, o mârifet-i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâretmişler. Fakat, Kur’ân’ın mu’cizekâr cadde-i kübrâsı, gösterdiği hakâik-ı îmâniye ve mârifet-i kudsiye, o ulemâ ve evliyânın pekçok fevkınde bir kuvvet ve yüksekliktedir. İşte Risâle-i Nur bu câmî ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsir edip; bin seneden beri Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insâniyet zararına ve adem âlemleri hesâbına tahribâtçı küllî cereyarlara karşı Kur’ân ve îman nâmına mukâbele ediyor, müdâfaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki; o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i îmânın îmânını muhâfazasına Kur’ân nûruyla vesîle olsun. Hadîs-i şerifte vardır ki, ‘Bir adam seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.’ ‘Bâzan bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur.’ Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nevî tefekküre yetişmek içindir.” (Emirdağ Lâhikası-l, s.102-103.)

 

RİSALE-İ NURLAR NASIL BİR TEFSİRDİR?

 

  1. Tefsir Nedir?

Tefsir, kapalı bir sözü açıklamak ve anlaşılır hale getirmek anlamına gelir. Kur’an tefsiri Kur’an-ı Kerimin kapalı ve geniş anlamları ihtiva eden kelime ve ayetlerini açıklamaya ehil olan İslam bilginleri tarafından kitaplarına isim olarak verilmiştir. Kur’an-ı Kerimi açıklayan alimlere “Müfessir” denir.

Tefsirler Kur’anın tam olarak anlaşılamayan hususları Kur’an’ın bütününe uygun, Allah’ın muradını anlamak ve rızasını kazanmak için, peygamberin (asm) açıklamalarına ve hadislerine göre izah ederek daha iyi anlaşılması ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Tefsir ihtiyacı peygamberimizin (asm) vefatından sonra doğmuştur. Çünkü peygamberimizin (asm) hayatında sahabeler anlamadıkları ve öğrenmek istedikleri hususları doğrudan peygamberimize (asm) sordukları için ayrıca yoruma ihtiyaç duyulmuyordu.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimi tebliğ etme görevi yanında açıklama görevini de vermiştir. Nitekim “Sana da zikri indirdik ki, insanlara ne indirildiğini beyan edesin. Onlarda belki düşünürler.” “Biz sana Kitab-ı ancak onların ihtilaf ettiklerini beyan etmen için ve mü’min olan kavme hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl Suresi, 16: 44, 64) buyurur.

Kur’anın ilk müfessiri, yani açıklayıcısı şüphesiz Hz. Peygamber’dir. (asm)

Peygamberin (asm) görevleri arasında tebliğ, beyan yani açıklama ve tatbik ederek gösterme ve uygulama görevi vardır. Peygamberimiz (asm) Kur’ân’daki mücmelleri açıklamış, müşkilleri gidermiş, çok genel olan hükümleri tahsis edip sınırlandırmış, sorular üzerine cevap sadedinde bazen vahiy gelmiş, bazen kendisi açıklama yapmış, ondaki hükümlerin nasıl tatbik edileceğini göstermiştir. Bu bakımdan Peygamberimizin (asm) bütün hadisleri Kur’an-ı Kerimin tefsiri sayılır. Bu nedenle alimler öncelikli olarak ayetlerin açıklamasında ilk olarak hadise müracaat ederler.

Sahabeler peygamberimizden sonra Kur’an-ı Kerimin tefsirine ihtiyaç duymuşlardır. Sahabeler içinde ilk müfessir olarak şöhret bulan peygamberimizin (asm) amcası Abbas’ın (ra) oğlu olan Abdullah b. Abbas’tır. (ra) Peygamberimiz (asm) onun akıl ve zekasını gördüğü için özel olarak dua etmiş ve “Allah’ım! Ona kitabı öğret ve onu dinde fakih kıl.” (Buhâri, Vudû, 10; Müslim, Fadailu’s-Sahabe, 138.) buyurarak dua etmiştir.

Peygamberimizden sonra bu şerefli görevi “Alimler peygamberlerin varisidir.” (Tirmizi, İlim, 19.) hadisine mazhar olan ve kendilerine “Allah dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilene büyük hayrı verilmiştir.” (Bakara Suresi, 2:269.) ayetine mazhar olan alimler yapmışlardır. Hz. İbn-i Abbas’a (ra) göre buradaki hikmetten kast edilen ilimdir. Tüm islam bilginleri hikmetin peygamberimizden gelen Kur’an ve Hadis ilmi olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.

İslam bilginlerine göre Kur’an-ı Kerimin tefsirini yapmak farz-ı kifayedir. Bu nedenle tefsir ilmi ilimlerin en şereflisidir. Tefsir ilmi olmazsa Kur’an anlaşılmaz, Yüce Allah’ın rızasına uygun hükümler çıkarılmaz ve dinin amacı gerçekleşmez. Bu nedenle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Tefsir ilmine çok önem vermiş ve günümüze kadar yaklaşık 350 bin tefsir yazan İslam bilgini yetiştirmişlerdir.

 

  1. Tefsir kaç kısımdır? Risale-i Nur nasıl bir tefsirdir?

 

Tefsir genel olarak iki bölüme ayrılır. Birincisi ayetlerin ibarelerin tefsiri, ikincisi ise ihtiva ettiği mana ve hakikatlerinin tefsiridir. Bu ikinci kısma “Manevi Tefsir” denir. Kur’an-ı Kerimin hakikatlerinin anlaşılmasına hizmet ettiği için manevi tefsir çok daha önemli ve değerlidir. Özelde bu iki kısmın da ihtisas alanına göre ayrıldığı branşlar ve dallara göre “ilmi tefsir, ahkam tefsiri, tasavvufi tefsir, mezhebi tefsir” gibi sınıflandırmak mümkündür.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu hususu şöyle ifade eder:

“Tefsir iki kısımdır: Biri ayetin ibaresini ve lafzını tefsir eder, biri de ayetin mana ve hakîkatlerini izah ile ispat eder. Risale-i Nur, bu ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymettarı ve en parlağı ve en mükemmeli olduğu, ehl-i tahkik ve tetkikten binlercesinin şehadetiyle ve tasdikiyle sabittir.” (Tarihçe, 2011, s. 917.)

Risâle-i Nur, bu asrın ihtiyacına tam cevap veren yegâne tefsir-i Kur’ânî olduğu, enâniyetini Hakka fedâ eden fazîletperver İslâm ulemâsı tarafından tasdik ve fevkalâde bir şekilde takdir ve tahsin edilmiş ve edilmektedir.

Hakikat böyle olduğu halde Risale-i Nuru tefsir olarak kabul etmekte inat edenlere Bediüzzaman şöyle bir izah daha yapar:

“Risâle-i Nur, Kur’ân’ın çok kuvvetli, hakîkî bir tefsiridir,” tekrar ile dediğimizden, bâzı dikkatsizler tam mânâsını bilemediğinden bir hakîkati beyân etmeye bir ihtar aldım. O hakîkat şudur:

Tefsir iki kısımdır: Birisi, malûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyân ve izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakîkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve ispat ve izah etmektir. Bu kısmın pekçok ehemmiyeti var. Zâhir, mâlum tefsirler bu kısmı bâzan mücmel bir tarzda derc ediyorlar; fakat, Risâle-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısım esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda, muannid feylesofları susturan bir mânevî tefsirdir.” (Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, 916-917.)

 

  1. Risale-i Nur’u diğer tefsirlerden ayıran hususlar nelerdir?

 

Risale-i Nurlar Kur’an-ı Kerimin İman hakikatlerinin izahı, ispatı, akıllarda ve kalplerde tesisini amaç edinmiştir. Kur’an-ı Kerimin itiraz edilen ve anlaşılmayan veya yanlış anlaşılan ayetlerinin izahı olduğu için Kur’an-ı Kerimin tüm sure ve ayetlerini tefsir etmemiştir.

Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursi (ra)  Peygamberimizin (asm) takip ettiği tefsir metodunu takip etmiştir. Nitekim peygamberimiz (asm) “Gelin bu gün size Fatiha Suresinin tefsirini yapacağım.” dememiştir. Ancak sahabelerine Kur’an-ı Kerimi okurken akıllarına takılan ve merak ederek öğrenmek istedikleri veya ihtiyaç duydukları konularda sordukları sorulara cevap olarak açıklamalarda bulunmuştur.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de bu sünnete uyarak Kur’an-ı Kerimin i’cazını göstermek amacı ile Bakara Suresinin ilk 33 ayetinin Arapça gramer kurallarına göre tefsir ettiği “İşaratu’l-İ’caz” namındaki eseri dışında, ehl-i dalaletin itiraz ettiği ve iliştiği ayetlerin tefsirini yaparak, onları itiraz ettikleri noktada boğmuş ve Kur’an ayetlerinin mucize ve hakikat olduğunu, itiraz edenlerin de cahil ve anlayışsız olduklarını körlere de gösterecek şekilde okuyanına izah ve tefsir etmiştir.

Bediüzzaman hazretleri Kur’an-ı Kerimi tefsir ederken yanında Kur’an-ı Hakîm’den başka kaynak bulunmuyordu. Bazen bir konudaki ayetleri derinden derine tefekkür eder, onları tekrar tekrar okur, her tekrarında yeni yeni feyizler alır, sonra Kur’an’dan mülhem olarak sür’atli bir şekilde o konuyu açıklar, yanındaki talebelerine yazdırırdı. Bu nedenle Bediüzzaman “Kur’an-ı Kerim benim malım değildir. Kur’an-ı Kerimin hakiki tefsiridir.” buyurur.

Bediüzzaman ayrıca Risale-i Nur’un Allah’ın “Nur ismine mazhar olduğunu ifade ederek “Manevi bir elektrik olan Risale-i Nur dahi, ne Şark’ın malumatından ve ne de Garp’ın felsefe ve fünunundan iktibas edilmiş bir nur değildir. Daha doğrusu, semavi olan Kur’an’ın Şark ve Garp’ın fevkindeki yüksek mertebesinden iktibas edilmiştir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 76.) demektedir.

Üstad’a göre Risale-i Nur’un Kur’an’dan mülhem olduğunun şu gibi delilleri vardır: Üstün ikna kabiliyeti, farklı seviyedeki insanlara hitap edip herkesin kendi durumuna göre yararlanmasını sağlaması, muhtevasının zenginliği, müellif süratle söylemesi ve talebelerine yazdırmasıdır. Ayrıca Risalelerin müellifin kendi anlayışının ve bilgisinin de üzerinde manevi ve ilahi hakikatleri anlatması da onun ilham eseri olup doğrudan Kur’andan mülhem olduğunu göstermektedir.

Risale-i Nur,  kelam ulemasının dahilerinden Saadettin-i Taftazanî, Seyid Şerif Cürcanî, akıl ve felsefenin dahi filozoflarından  İbn-i Sina ve Farabî’nin “Haşir ve Kader gibi imana ait meselelek aklî mesail değildir, nakille onlara inanılır. Peygamber haberi olarak kabul edilir ve inanılır; akıl onlara yol bulamaz.” dedikleri meseleri basit misallerle avamın ve halkın da anlayacağı basitlikte izah ve ispat ederek Kur’anın hakikatlerinin kolayca anlaşılabileceğini de ispat ederek bir Kur’anın bu yöndeki i’cazını da ortaya çıkaran bir tefsir-i Kur’andır.

Bu nedenle Bediüzzaman “Risale-i Nur’daki sühulet-i beyan kolay anlatım, şüphe yok ki ilahî inayet eseridir ve onun müellifinin hüneri olamaz.” (Mektubat, s. 348) demektedir. Bu da Risale-i Nurları doğrudan Kur’andan ilham yoluyla yapılmış bir tefsiri olduğunu ispat etmektedir.

 

  1. “Risale-i Nurlar Tefekkür Mesleğini açmıştır” deniyor. Bu ne demektir ve Tefekkür Mesleği Nedir?

 

Günümüz İslam dünyasının en büyük problemi tefekkürden yoksun olması, düşünememesi, Kur’an-ı Kerimi anlayamaması, aklını ve hayalini verimli kullanamamasıdır. Bu nedenle elinde Kur’an-ı Kerim olduğu halde mütefekkir yetiştirmede, problemlerine çözüm üretmede batıya göre çok yetersiz kalmasıdır.

Kur’an-ı Kerim ayetlerinin başlarında ve sonlarında insanı aklına havale eder “Aklına bak!” der. “Fikrine kalbine müracaat et, meşveret et, onunla görüş ki bu hakikati bilesin!” diyor.

Meselâ, bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikati bilesiniz.” “Biliniz” ve “Bil” hakikatine dikkat et. “Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl-i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, divaneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt-i hayatında, hâdisat-ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikamet yolunu bulsun? Neden tefekkür ve tedebbür ve aklen muhakeme etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar? Ey insanlar, ibret alınız! Geçmiş kurunlardan ibret alıp gelecek mânevî belâlardan kurtulmaya çalışınız” mânâsında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyasen, çok âyetlerde, beşeri, aklına, fikriyle meşverete havale ediyor.” (Eski Said Dönemi Eserleri, 2012, Hutbe-i Şamiye, s. 329-330.)

Kur’an-ı Kerimin “Belki düşünürsünüz.” (Bakara Sûresi, 2: 219, 266.) “Umulur ki düşünürler.” (A’raf Sûresi, 7:176; Nahl Sûresi, 16: 44; Haşir Sûresi, 59:21.) “Onlar kendi üzerlerindeki İlâhi san’at mu’cizelerini hiç düşünmezler mi? Gökleri, yeri ve her ikisi arasındakileri Allah yaratmıştır.” (Rum Sûresi, 30:8.) “Düşünen bir topluluk için âyetler, deliller vardır.” (Yunus Sûresi, 10: 24; Ra’d Sûresi: 13, 3; Nahl Sûresi, 16: 11, 69; Rum Sûresi, 30: 21; Zümer Sûresi, 39: 42; Câsiye Sûresi, 45: 13.) gibi ayetler düşünmeyi ve tefekkür etmeyi emrederken “Bir müddet tefekkür, bir senelik nâfile ibâdetten daha hayırlıdır.” (Keşfü’l-Hafâ,1:1004.) hadisi de düşünmenin ve tefekkür etmenin ne derece Allah katında makbul bir ibadet olduğunu bize haber vermektedir.

Kur’an bize aklmızı kullanmayı, düşünmeyi ve tefekkür etmeyi emrederken bu emre uymamamız hem maddi, hem manevi olarak müslümanların geri kalmasına sebep olmuştur. İşte Bediüzzaman Risale-i Nur ile yeniden müslümanları düşünmeye, aklını kullanmaya, tefekküre ve Allah’ın bu emrine uymaya davet ederek “Tefekkür Mesleği” dediği düşünme, anlama ve fikir üretme yolunu açmıştır.

Bediüzzaman İslam dünyasının geri kalmasının sebepleri üzerinde durur. Asr-ı Saadette hürriyet, hak, bürhan, akıl, meşveret ve fikir hakim durumda iken Hicri 5. asırdan günümüze kadar hak ve bürhan yerine kuvvet, hürriyet yerine istibdadın hakim duruma geçmesinin taklide ve tassuba sebep olduğunu vurgular. İstibdat, taklit ve taassup yüzünden kişi  kendi mesleğine muhabbet etmesinden çok, başkasının mesleğine husumet etmesini esas alıyordu. Hatta o dönemlerden ta 12. Hicri yüzyılın sonlarına kadar mezhep ve meşrebleri yaşatan ekseriyetle taklit ve taassup veya safsata idi. Bu durum o derece ileriydi ki eğer birisi taassubu terkederek ümmetin icma ve tesanüdünü kabul edecek olursa mezhebini veya mesleğini değiştirmek zorunda kalıyordu. Halbuki şeriatın ve dinin kabul ettiği şey taassup yerine hak, safsata yerine bürhan ve başakasını tekfir yerine istişare etmektir. (Muhakemat, 30-33.)

Bediüzzman bu hürriyet asrında hürriyeti İslam’ın tarif ettiği ve Asr-ı Saadette Hulefa-i Raşidin’in uyguladığı gibi “Hürriyetin şeni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın. Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir.” (Münazarat, 55.) şeklide yeniden tarif edip ortaya koyar.

Bediüzzaman Kur’anın emri olan aklını kullanma, iradesini ve hayalini de Kur’an-ı Kerimi ve İnsanı anlama, olayları ve hadiseleri değerlendirme, kainatı ve kainatta hakim olan fenleri ve sanat-ı ilahiyi anlama ve anlam çıkarma konusunda çalıştırmak gerektiğinin üzerinde durur ve Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı ile bunu yapar, uygular, gösterir ve “Tefekkür Mesleği” dediği düşünme ve fikir üretme yolunu açar ve açmıştır.

 

  1. Bediüzzaman’ın Müceddit olduğu ve Risale-i Nurların da dinde tecdit yaptığı iddia edilmektedir. Bunun hakikati nedir?

 

Bu sorunun cevabını doğrudan Risale-i Nurdan ve Bediüzzaman’ı gören ve Kur’an dersini doğrudan ondan dinleyen Nur Talebelerinden almalıyız. Bediüzzaman’ın da tashih ederek Şualar isimli eserine koyduğu bu konunun cevabı orada şöyle verilmektedir:

“Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hadimleri, emr-i dinde müptedi değil, müttebidirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkam getirmezler. Esasat ve ahkam-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (asm) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkam-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasiyi bozmadan ve ruh-u asliyi rencide etmeden, yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile ifa-i vazife ederler.

Bu memurin-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının ayinedarlığını bizzat ifa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlak-ı Muhammediyenin (asm) tam amili ve mişvar-ı Ahmediyenin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin (asm) hakiki labisi olduklarını gösterirler. Hulasa, amel ve ahlak bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (asm) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’ed’e (asm) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler. Bunların, Kitabullahın tefsiri ve ahkam-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsülü değildir, kendi zeka ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya memba-ı vahy olan Zat-ı Pak-i Risaletin (asm) manevi ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevi-i Şerif ve Fütuhul-Gayb ve emsali asar hep bu nevidendir. Bu asar-ı kudsiyeye o zevat-ı alişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o asar-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında, bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye, o mananın mazharı, miratı ve makesi hükmündedirler.

Risale-i Nur ve tercümanına gelince: Bu eser-i alişanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvi ve bir kemal-i namütenahi mevcut olduğundan ve biçbir eserin nail olmadığı bir şekilde meşale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’anın füyuzatına varis olduğu meşhud olduğundan, onun esası nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın asarından ziyade feyz-i envar-ı Muhammediyi (a.s.m.) hamil bulunduğu ve Zat-ı Pak-i Risaletin ondaki hisse ve alakası ve tasarruf-u kudsisi evliyaullahın asarından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevi zatın mazhariyeti ve kemalatı ise o nisbette ali ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikar bir hakikattir.

Evet, o zat daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan, zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulum-u evvelin ve ahirine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kainata ve hikmet-i İlahiyeye varis kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyaya kimse nail olmamıştır. Bu harika-i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şüphe edilemez ki, tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i harika ve istiğna-i mutlak teşkil eden harikulade metanet-i ahlakiyesi ile bizzat bir mu’cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.

O zat-ı zihavarık, daha hadd-i büluğa ermeden bir allame-i biadil halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulumu ilzam ve iskat etmiş, her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve asla tereddüt etmeden cevap vermiş, on dört yaşından itibaren üstadlık payesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve teveccühlerindeki derin feraset ve basiret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bediüzzaman” ünvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-i aliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedinin (asm) neşrinde ve ispatında bir kemal-i tam halinde runüma olmuş olan böyle bir zat, elbette Seyyidü’l-Enbiya Hazretlerinin (asm) en yüksek iltifatına mazhar ve en ali himaye ve himmetine naildir. Ve şüphesiz o Nebi-i Akdesin (asm) emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envar ve hakaikına varis ve makes bir zat-ı kerimü’s-sıfattır.

Envar-ı Muhammediyeyi (asm) ve maarif-i Ahmediyeyi (asm) ve füyüzat-ı şem-i İlahiyi en müşaşaa bir şekilde parlatması ve Kur’ani ve hadisi olan işarat-ı riyaziyenin kendisinde müntehi olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (asm) ifade eden ayat-ı celilenin riyazi beyanlarının kendi üzerinde toplanması delaletleriyle o zat hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mirat-ı mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında en son dehân-ı hakikati ve şem-i İlahinin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hamil-i zisaadeti olduğuna şüphe yoktur.

Üçüncü medrese-i Yusufiyenin Elhüccetüz-Zehra ve Zühretü’n-Nur olan tek dersini dinleyen Nur Şakirtleri namına. Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyir, Ceylan, Sungur, Tabancalı.

(Şualar, 2009, s. 1033-1036.)

(695)

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir