ANASAYFA İLERİ SEVİYE Hz. Muhammed’in (asm) Peygamberliği

Hz. Muhammed’in (asm) Peygamberliği

19
0
Modül (öneri) No 35
Öğrenme Alanı (Temel konu) Peygamberlere İman
Modül (Alt konu) Hz. Muhammed’in (asm) Peygamberliği
Amaçlar Hz. Muhammed’in (asm) mucizelerinden ve dualarından hareketle O’nun peygamberliğini açıklar.
Süre 40 dk
Seviye İleri Seviye
Yöntem ve Teknik-Etkinlik Durak Tekniği – Maddeleme Tekniği
Materyal ve Teknoloji Kağıt-Kalem-Yapışkan Notlar
İşleniş/Öğrenme-öğretme süreci Ders grubu metnin konu çeşitliliği sayısına göre gruplara ayrılır. Bu etkinlik için 5 konu belirlenmiştir. Her bir konu bir durak olarak belirlenir. (5 konu- 5 durak)

*Her grup kendi durağındaki konuyla ilgilenir. Ör, 1. paragrafta Hz. Muhammed’in güvenilirliği konusu incelenir, tartışılır ve detaylı metin ortaya çıkarılır.

*Durakları aşağıdaki gibi düzenlenmiştir;

1. Durak: Peygamberimizin mucizelerine atıf.

2. Durak: Getirdiği Şeriata evvela kendisinin (asm) uyması.

3. Durak: O Zat’ın arkasından gidenlerin ehl-i kalp evliyalar olması.

4. Durak: O Zat’ın arkasından giden asfiyaların olması.

5. Durak: Peygamberimizin en yakınında bulunan Ashabın, O Zat (asm) hakkında tespit, tasdik ve davranışları.

*Her grubun durakta bekleyeceği en fazla 4 dakikası vardır.

*Her grup, bütün duraklardan geçerek konuyla ilgili detaylı bir çalışma oluşur.

 

Daha sonra Maddeleme Tekniği kullanılır.

 

Maddeleme Tekniği

Etkili bir özetleme yoludur. Yoğun bilgilerin bulunduğu durumlarda etkili olur.

Uygulama:

* Sınıf, beşer kişilik gruplara ayrılır.

* Gruplar birlikte çalışarak bir önceki etkinliğin duraklarındaki incelemelerini maddelerler.

* Maddelerden her birini yapışkan kâğıtlara yazarlar.

* Etkinlik sonunda gruplar yazdıkları maddeleri tahtada kendilerine ayrılan bölüme yapıştırır.

* Gruplar yazdıkları maddeleri tahtada okurlar

 

Ölçme ve Değerlendirme İşleniş sürecinde grup tarafından oluşturulan maddeler ölçme ve değerlendirme için kullanılır.
İlişkili metinler Dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.

• Birincisi: Bu zatta (asm), hatta düşmanlarının tasdikiyle dahi, bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve

[1]وَانْشَقَّ الْقَمَرُ [2] ۝ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى

ayetlerinin sarahatiyle, bir parmağının işaretiyle Kamer iki parça olması ve bir avucu ile a’dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından Kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi, nakl-i kat’î ile ve bir kısmı tevatür ile yüzer mu’cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu’cizattan üç yüzden ziyade bir kısmı, “On Dokuzuncu Mektub” olan “Mu’cizat-ı Ahmediye (asm)” namındaki harika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden, onları ona havale ederek dedi ki:

“Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber, bu kadar mu’cizat-ı bâhiresi bulunan bir zat (asm), elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil.”

• İkincisi: Elinde, Bu Kâinat Sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın yedi vecihle harika olmasıdır. Ve bu Kur’ân’ın, kırk vecihle mu’cize olduğu ve Kâinat Hâlık’ının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmi Beşinci Söz ve Mu’cizat-ı Kur’âniye namlarındaki Risale-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu ona havale ederek dedi:

“Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zatta (asm), fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”

• Üçüncüsü: O zat (asm) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir iman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü ümmî bir zatta (asm) zuhur eden o şeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.

Hem ümmî bir zatın (asm) ef’al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet, her asırda üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalplerinin münevviri ve

musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.

Hem dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envaında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam manasıyla ve mübtediyâne fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve görülmemiş.

Hem binler dua ve münacatlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur.

Risale-i Münacat’ın başında, Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen’in dahi misli yoktur diyecek.

Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyet’i dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.

Hem imanda öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mu’cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütün efkâr ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde, onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve merâtib-i imaniyede terakkî eden başta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, onun, her vakit mertebe-i imanından feyiz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsalsizdir.

İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihanpesendâne bir davet ve mu’cizâne bir iman sahibinde elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz, diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.

• Dördüncüsü: Enbiyaların (aleyhimüsselâm) icmaı, nasıl ki vücut ve vahdaniyet-i İlâhiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zatın (asm) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu’cizeler ve vazifeler varsa, o zatta (asm) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasıl ki lisan-ı kàl ile Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zatın (asm) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı “On Dokuzuncu Mektub”da güzelce beyan ve ispat edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle yani nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zatı tasdik edip davasını imza ediyorlar. Ve lisan-ı kàl ve icma ile vahdaniyete delâlet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de bu zatın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.

• Beşincisi: Bu zatın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya, vahdaniyete delâlet ettikleri gibi, üstadları olan bu zatın sadıkıyetine ve risaletine icma ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velâyetle müşahede etmeleri ve umumunu nur-u iman ile ya ilme’l-yakîn veya ayne’l-yakîn veya hakka’l-yakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri, üstadları olan bu zatın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.

• Altıncısı: Bu zatın ümmîliğiyle beraber getirdiği hakaik-ı kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği marifet-i İlâhiyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddîkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü’minîn, bu zatın üssü’l-esas davası olan vahdaniyeti kuvvetli bürhanlarıyla bi’l-ittifak ispat ve tasdik ettikleri gibi, bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı a’zamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ, Risale-i Nur yüz parçası ile bu zatın sadâkatinin bir tek bürhanıdır.

• Yedincisi: Âl ve Ashab namında ve nev-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve en dindar ve keskin nazarlı taife-i azîmesi; kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu zatın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tetkik etmeleri neticesinde, bu zatın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifakla ve icma ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir delildir diye anladı.

(Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2022, s. 151-155)

 

[1] Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı. (Enfal Suresi:17.)

[2] Ay yarıldı. (Kamer Suresi: 1.)

(19)

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir