ANASAYFA MAKALELER SEVAD-I AZAM
SEVAD-I AZAM

SEVAD-I AZAM

229
0

M. Ali KAYA

“Sevâd” Arapça “sevvede” fiilinden isimdir. “Cesur olmak, karalamak ve bitki ve ağaç topluluğu ile halkın çoğunluğu” anlamları çıkmaktadır. Müsevvid, karalama yazı yazan, müsvedde de karalama yazı anlamlarındadır. Sevdâ esmer anlamına gelmektedir. Sevâd ise çoğunluk manasındadır. Bu durumda “sevâd-ı azam” da halkın ekseriyeti manasını ifade etmiş olmaktadır.

Peygamberimiz (sav) ümmetine “Size Sevad-ı Azamı tavsiye ederim” (Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, 1:1030; Mecmau’z-Zevâid, 5:218) buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif ekonomik seviye, hayat standardı ile ilgili olarak rivayet edildiği için halkın ortalama yaşam seviyesine uygun bir hayat sürmeyi tavsiye olarak ele alınmıştır. “Toplumdaki çoğunluğun aksine lüks ve israf içinde apayrı bir hayat yaşamayın ve halkın haset ve husumetini kendinize çekmeyin” anlamında söylenilmiş bir ifade-i nebevidir.

Bu husus fetvaya dayalı ve hukuki bir mecburiyet olmayıp takvaya dayalı bir tercihtir. Bu nedenledir ki Hz. Ömer (ra) kendisine ikram edilen bal şerbetini içmeden önce sormuş “Bunu halkımın çoğu içiyor ve sofrasında bulunduruyor mu?” demiş, “Hayır” cevabını alınca da “Ben sevad-ı azama tabi olurum. Ne zaman halkımın çoğu bunu içer ve sofrasında bulundurursa ben de o zaman içerim” demiştir.

Yine Hz. Ömer (ra) kızı Hafsa’nın (ra) kendisine iki çeşit, iki ayrı kap yemek hazırladığını görünce “Kızım bu yemeklerden birini sofradan kaldır. En güzel yemeği Ömer de yer, en güzel şekilde Ömer de giyinir; ama bu sevad-ı azama muhalefet olur. Benim halkım ne zaman sofrasında iki kap yemek bulundurursa ben de o zaman yiyebilirim” demiştir.

Bediüzzaman Said Nursi (ra) İstanbul’a gelip “Daru’l-Hikmet” de aza nasbedilerek yüksek maaş verildiği zaman yine de kut-u lâ-yemut sade bir hayat yaşıyor ve buradan aldığı maaşını kitaplarını bastırarak meccanen dağıtıyordu. Talebesi ve biraderzâdesi Abdurrahman kendisine niçin böyle yaptığını sorduğu zaman cevaben “Ben sevad-ı azama tabi olmak isterim. Sevad-ı azam ise bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrife tabi olmak istemem” demiştir. (Tarihçe-i Hayat, 2006, s.191)

Sosyal ve iktisadi hayat bakımından halkın çoğunluğunun yaşayış şeklini ifade eden “sevad-ı azam” inanç ve itikat bakımından da halkın ekseriyetinin görüşünü yansıtmaktadır. İnanç ve itikat bakımından Hz. Ali (ra) taraftarı olan Aleviler ifrat ile aşırıya giderek Rafızîliğe ve batıl yollara kaymıştır. Lakayt Emeviler ise aşırılıklarını törpüleyerek masum halkın çoğunluğuna yakınlaştıkları ve “sevad-ı azama” uydukları için “Ehl-i Sünnete” ve istikamete girmişlerdir. (Mektubat, 2004, Hakikat Çekirdekleri, s.805) Bediüzzaman bu ifadeleri ile sosyal hayatta istikametin ekseriyet-i masum olan sevad-ı azam ile beraber olduğunu ifade etmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bu acip asrın hayat-ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşamak şerâitini ağırlaştırması ve çok etmesi, hacat-ı gayr-ı zaruriyeyi görenekle, tiryaki ve müptelâ etmekle hâcât-ı zaruriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı herkesin her vakitte en büyük maksat ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat-ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya set çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır” (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.143) buyurarak bu zamanda ekser Müslümanların sıkıntı içinde olduklarını bu sebeple onların sıkıntısını paylaşmadan lüks ve israf içinde yaşamanın müslümana yakışmayacağını ifade etmiştir. “Böyle bir zamanda tereffühe izn-i şer’î bizi muhtar bırakmaz” (Eski Said Dönemi Eserleri, 703) demektedir. “Şimdi ekser İslam açlığa düşüp ve telezzüze izn-i şer’î kalmadı” (Sözler, 1178) buyurur. Böylece mü’minlerin lüks ve israfa düşmemek ve insanları lüks ve israfa teşvik ederek tuzağına düşüren Deccal’a esir olmamak için “Sevad-ı Azama” uyarak toplumun orta seviyesine göre yaşamamız gerektiği ifade edilmiştir.

Peygamberimiz (sav) inanç bakımından da “Sevad-ı Azama” yani sahabelerin ve ümmetin ekserisinin inancına uymaya davet etmiştir. “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak bunlardan bir tanesi kurtulacak; o da benim ve sahabelerimin yolunda gidenlerdir” (Tirmizi, İman, 18; İbn-i Mâce, Fiten, 17; Ebu Davud, Sünne, 1) buyurmuştur. Bu kurtulanın “Fırka-i Nâciye-i Kâmile” yani “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” olduğunu belirten Bediüzzaman (Mektubat, 2004, s.181) diğerlerinin de imanlarını muhafaza edenlerinin sonradan kurtulabileceğine işaret etmiştir.

Peygamberimiz (sav) ayrıca “Ümmetim dalalet üzere içtima etmez; sizler sevad-ı azama ve cemaate uyun” (Aliyyu’l-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, 1:1030; Mecmau’z-Zevaid, 5:218) buyurur. En kısa yol en doğru olan yoldur. Aynı şekilde en istikametli ve en doğru olan inanç da toplumun ve halkın ortak değerleri etrafında ifrat ve tefrite varan görüş ve düşüncelerden uzak durarak orta yolu ihtiyar etmesidir. Buna İslam muhakkikleri “İstikamet” ve “Sevâd-ı Azam” demişlerdir. Bu bakımdan inanç bakımından “Sevad-ı Azam” orta yolu ve istikameti muhafaza eden “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir.”

Sosyolojik olarak ekseriyet, daima azınlık ve marjinal grupları potasında eritir. Zamanla kendi bünyesinde sindirir. Bediüzzaman bu hususu “bir desti müteneccis su bir deryaya dökülse deryayı kirletmediği gibi kendisi de temiz olur” sözleri ile ifade etmektedir. Emeviler felsefe ile meşgul olan aristokrat elit bir tabaka idi. Mutezile gibi akılcı fıkraların doğmasına da sebep olmuşlardı. Samimi oldukları için zamanla ehl-i sünnet potasında erimişlerdir.

Sevad-ı Azam potasında erimeyen marjinal kalan bir takım dalalet fırkaları ise zamanla din dışına çıkmış, hak yoldan ayrılarak Rafiziliğe kaymışlardır. Hurafeye dayanan inançlarından dolayı düşünce ve bilgi zaafına ve bu nedenle de batıl düşüncelere saplanmış kalmışlardır.

İslam’ın ilk üç asrında kendilerini ilme ve Kur’ânı anlamaya adayan ehl-i sünnet uleması inanç, ibadet ve ahlak bakımından bir usul ve metot geliştirerek istikameti bulmuşlardır. Ehl-i Sünnet dışında kalanlar bir metot ve usul geliştiremedikleri için İslam’ı anlama ve anlatma konusunda istikameti bulamamışlardır. O günden bu güne insanlık ve bilhassa Müslümanlar İslam’ı ehl-i sünnet ekolünden ve onların metodolojisinden talim etmektedir. Alevilik ise ilmi ve metodolojik temellerden yoksun kalmış ve sadece sözlü rivayetlere ve mitolojik hikâyelere münhasır kalmıştır. Alevilik dışında gerek Mutezile, gerekse Havaric fırkalarının gerek inanç gerekse ibadet hayatları ilmi bir temele dayanmamaktadır. Ehl-i Sünnet ise eşi benzeri olmayan ilimlere ve kaynaklara sahiptir. İnsanlığa pek çok konuda rehberlik ve önderlik yapmışlar ve yapmaya devam etmektedir.

Günümüzde “Ehl-i Sünnet” inanç ve itikadını tam olarak temsil eden, ilmi ve aklî delillerle, kitap ve sünneti esas alarak izah ve ispat ederek müdafaa eden Risale-i Nur eserleri, onun müellifi Bediüzzaman Said Nursi ve onun izini takip eden sadık talebeleridir. Diğer dini cemaat ve gruplar ehl-i sünnet dışı görüş ve düşüncelerden az veya çok etkilendikleri her bakımdan kolayca görülmektedir. Bu onların düşünce ve sosyal ve siyasi hayatlarına da yansımaktadır. Bediüzzaman ayrıca günümüzde Hz. Ali’nin (ra) misyonunu takip etmektedir. Gerek Aleviliği temsil eden marjinal gruplar Hz. Ali’yi anlamadıkları gibi yardımcı da olmamışlardır. Emeviliği temsil edenler de zaten saltanat kavgasında Hz. Ali’nin (ra) karşısında yerlerini almışlardır.

Bu nedenlerden dolayı “Sevad-ı Azam” kuru kalabalık anlamına gelmez. Sevad-ı Azam, İstikametli ve sağlam inanca sahip hak ve hakikatten taviz vermeyen istikametli hak görüştür. Sevad-ı Azam kuru kalabalık olsaydı 12 Eylül 1982 Anayasasına % 92 “Evet” oyu verene muazzam kitleyi “Sevad-ı Azam” görerek buna karşı çıkmayı sevad-ı azama karşı çıkmak olarak kabul etmemiz gerekirdi. Hâlbuki sevad-ı azam yukarıda izah ettiğimiz gibi “inanç ve yaşayış, yani sosyal hayat bakımından toplumun çoğunluğu” olup siyasi çoğunluk değildir. Zira bilhassa günümüzde siyasi hayat propaganda, aldatma, yalan, hile, menfaat, makam hırsı, korkutma, umutlandırma ve tehdit gibi unsurlar üzerine kurulmuştur. Bu şekilde toplumun çoğunu aldatmak ve yanıltmak her zaman mümkündür ve çoğu zaman da vakidir. İnsanların çoğu “cerbeze, yalan, iftira ve tehditlerle” aldatılabilir. Ama bu geçicidir. Zamanla halk yanıldığını anlar ve zaman içinde siyasi kanaat ve fikir değiştirebilir.

Gerçekte, inanç ve istikamette sevad-ı azam ise “Tek başına da olsa, dağ başında da bulunsa, insanların tümü karşı da çıksa peygamberin ve mücedditlerin hak ve hakikate dayanan inanç, görüş ve düşünceleridir.” Hulefa-i Raşidin’in görüşleri, “Mezahib-i Erbaa”nın, dört hak mezhep imamının kitap ve sünnetten çıkardığı fikir ve düşünceleri sevad-ı azamdır. İstikamet ehli olanların ve ehl-i tahkikin mesleği çoğunluğa değil, doğruluğa ve haklılığa dayanmalıdır. Doğru ve hak görüş ise tek başına da kalsa sevad-ı azamdır.

Helaket ve felaket asrı olan “Ahir zamanda” ise sevad-ı azam, tek başına Bediüzzaman Said Nursi hazretleridir.

Allah istikametten ve sevad-ı azamadan ayırmasın. Amin!

(229)

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir