ANASAYFA MAKALELER İNSANIN HÜRRİYETİ
İNSANIN HÜRRİYETİ

İNSANIN HÜRRİYETİ

406
0

M. Ali KAYA

 

Mukaddime

Allah, Kadir-i Mutlaktır, adildir, zulmetmez. “Lâyus’el”dir. “Fa’lün Lima Yürid”dir. Dilediğini yapar. Hakimdir, tüm işleri hikmetlidir. Ehaddir, Sameddir, hiçbir şeye muhtaç değildir.

İnsanı kendisine ayine olsun diye yarattığı için hür yaratmıştır. İrade ve hürriyeti, insan olmanın gereği yapmıştır. Bunun için ona sorumluluk yüklemiştir. İnsan hür ve irade sahibi olmasaydı, sorumlu da olmazdı. Ne mükafatı hak ederdi, ne de cezaya müstahak olurdu.

İnsanın birinci özelliği, özgürce seçim yapabilmek, iradesini hür bir şekilde kullanabilmektir. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı öğrenebilmek ve sonra bunlar arasında seçim yapmakta insan hürdür. İnsanın elinden iradesini ve hürriyetini alırsanız onun insanlığını almış olursunuz.

İnsan aklının vazifesi HAK’kı aramak, iradesinin veriliş sebebi de, hür bir biçimde seçim yapmaktır. Yüce Allah, “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256) buyurarak kendi gönderdiği ve insanın iradesi ile tabi olmasını istediği hak dini seçmek hususunda bile insanı serbest bırakmıştır. İnsan fıtratındaki din duygusu gerçeği ve Hakk’ı arama arzusu ve duygusudur. Bunun için “insan fıtraten daima hakkı arıyor. Ancak bazan batıl eline düşer hak diye kalbinde saklar.”

Allah’ın dilemesi ayrıdır, rızası ayrıdır. Kişinin hak dini seçmesi, rızasını celbeder, ama batılı tercih ederse, bu da Allah’ın dilemesi iledir. Çünkü Cenneti-Cehennemi, iyiyi-kötüyü, hayrı-şerri yaratan yüce Allah’tır. Her ikisini de istemiş, yaratmıştır. Ama rızası, iyiyi ve hayrı tercih etmededir. İnsan, hür iradesi ile cezayı veya mükafatı bu seçimi ile hak eder. Hiçbir şey Allah’ın iradesine aykırı olamaz.

Allah insanı insan olarak yaratıp, akıl ve irade cevheri vermekle, onu yüksek istidatlar ve üstün özelliklerle teçhiz ederek, ondan manevi bir akit almış oluyor. Zira diğer varlıklarda olmayan bu üstün özelliklerin insana verilmesi, aklen bir amacı gerektirir. Biz buna “Bezm-i Elest” diyoruz. Ruhların yüce istidat ve kabiliyetlerle donatıldığı zaman, biz bu misak ve ahdi vermiş oluyoruz. Buna uyup uymadığımızı da bu dünyadaki yaşantımız ile ispat etmiş oluyoruz.

Yüce Allah, Hz. Adem’in (as) Cennette günah işlemesini, “ahdini unutmak ve sözünde kararlı olmamakla” vasıflandırıyor. (Taha, 115) Bediüzzaman da, bunu şöyle bir misalle izah ediyor: “Bir adam bir hizmetkarına on altın verip, ‘Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır!’ diye emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula, içinde bazı şeyler yazılı, o hizmetkarın cebine koyar, bir pazara yollar. Evvelki hizmetkar, on altın ile âla kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkar divanelik edip, evvelki hizmetkara bakıp, cebine konan pusulayı okumayarak, bir dükkancıya bin altın verip, bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkancı da, kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkar seyyidinin huzuruna geldi. Ve şiddetli bir te’dib görüp, dehşetli bir azap çekti. İşte, edna bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkara verilen bin altın, bir kat elbise almak için değil, belki mühim bir ticaret içindir.” (Sözler, 239) Allah, peygamberlerden tebliğ hususunda, alimlerden de ilimleri öğrenmeleri hususunda ahd-ü misak almıştır; sonra ilim vermiştir.

Yüce Allah, insanın hür iradesini iyi yönde kullanmasını ve şunları yapmasını istemiştir:

İyilikle yardımlaşmak (Maide, 2), Allah’a iman ve ibadet etmek, (Bakara, 21) Allah’a, peygamberlere ve ulu’l emre itaat etmek, (Nisa, 59) Allah’a verilen ahde vefa göstermek, (En’am, 152) Ahde vefa göstermek, yetim malını gözetmek, ölçüyü-tartıyı doğru tutmak, hiç kimseye gücü üstünde sorumluluk yüklememek, yakınlar aleyhine de olsa adil davranmak. (Nahl, 91-95) Allah insanların bu husustaki iradelerini kullanmalarını ister. Bunlar, hukukullah’tır.

Ayrıca Hz. Ali’nin (ra) ifadesiyle, dinde kardeş olanlar ve yaratılışta bizimle eş olan gayr-i müslimlerle de barış ve hoşgörü içinde yaşamayı ve yapılan sözleşmelere sadık kalmayı istemektedir. Bunlar da, hukuk-u ibadı teşkil eder. İbadet ise, “maddi-manevi hukuk-u ibada tecavüz etmemek, hukukullah’ı da bihakkın ifa etmekten ibarettir.” (Mesnevi-i Nuriye, 98)

İnsan iradesini böyle hayır için kullanırsa, hakiki bir insan olur. İnsaniyet cevherini işlemiş sayılır. Allah’ın rızasını kazandığı gibi, toplumun emniyet ve güvenini de sağlamış olur.

İlm-i Kelam Uleması Beyninde İnsanın Fiilleri

“İnsanın fiilleri”, “kudreti” ve “kesbi” konusu “İstitaat” (güç yetirebilme) şeklinde “Kelam” ilminde önemli bir tartışma konusudur. Ehl-i Sünnet ve Mutezile Kelamcıları arasında bu konuda önemli tartışmalar yaşanmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de insanın tam bir hürriyete sahip olduğunu ima eden ayetler olduğu gibi, tam bir irade hürriyetinin olmadığını ima eden ayetler de vardır. Tartışma bu ayetlerin tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir.

Tam bir irade hürriyetini ima eden ayetler:

  1. “Ey Rasülüm sen de ki: İster inansınlar isterlerse inanmasınlar.” (İsra, 107)
  2. “Onlara ne oluyor ki, Rablerine imana davet edildikleri halde Allah’a ve Resulüne iman etmezler.” (Hadid, 8)
  3. “Onlar yeryüzünde idareye geçtikleri zaman fesat çıkarmaya, ekini ve nesli mahvetmeye koşarlar, halbuki Allah fesadı sevmez.” (Bakara, 205)
  4. Müşrikler ‘Allah bize bunu emretti’ diyerek atalarının yanlış yolarına devam ederler. Ey Resulüm sen de ki: ‘Allah çirkin şeyleri emretmez.'” (A’raf, 28)
  5. “Kendi iradeleri ile kazandıklarına az gülsün çok ağlasınlar.” (Tövbe, 82)
  6. “Onlar yaptıklarının karşılığı olarak ebedi kalmak üzere Cennete girecek olanlardır.” (Ankebut, 14)
  7. “Dileyen iman etsin, dileyen küfrü seçsin.” (Kehf, 29)

Tam bir irade hürriyetinin olmadığını ima eden ayetler:

  1. “Biz Cehennem için bir çok cin ve insan yarattık. Onların kalpleri vardır, ama anlamazlar. Gözleri vardır ama görmezler. Kulakları vardır, ama işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler, hatta onlardan da daha alçaktırlar. İşte gafiller onlardır.” (A’raf, 179)
  2. “Allah dileseydi yeryüzünde herkes iman ederdi. Öyle ise sen de insanları inanmaları için zorlama. Allah’ın izni olmadan kimse iman edemez. Allah akıllarını kullanmayanları rezillikle azaba düçar eder. Sen onların akılarına hitap etmek için semavatta ve yeryüzünde ne kadar hikmet delilleri varsa göster. Ancak bütün bu deliller inanmayacak olanlara bir fayda sağlamaz. Onlar ancak başlarına bir bela gelmesini beklerler. Sen de ki: ‘Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum.’ Biz sonunda inananları mutlaka kurtarırız.” (Yunus, 99-102)
  3. “Allah’ın dilediği hariç. Rabbin dilediğini yapar.” (Hud, 107)
  4. “Allah dilemedikçe sizler isteyemezsiniz. Allah dilediğini rahmetine erdirir.” (İnsan, 30-3 ; Tekvir, 29)
  5. “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Saffat, 96) (Bu ayetin zahiri insanın fiillerini Allah’ın yarattığını açıkça ifade etmektedir. Hür iradesi ile iyiyi tercih edip isteyen insandır, yaratan Allah’tır. İnsan iradesi ve kasdı ile onu kesbetmiş oluyor. (Kitabu’t-Tevhid, Maturudi, s. 247; Taftazani, Şerhu’l -Akaid, s. 111)
  6. “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Her şeyin vekili ve yöneticisi de O’dur. Her şeyin anahtarı O’nun elindedir.” (Zümer, 62-63)

İfrat ve Tefrit Görüşler

Allah’ın yaratmasının mutlak olduğunu, insanın hiçbir iradi rolünün olmadığını savunan, insanın buna zorunlu olarak uymak mecburiyetinde olduğunu iddia eden görüşe “CEBRİYE” denilmektedir. Buna karşılık “MUTEZİLE” kulun kendi fillerini yaratabilecek kadar hür olduğunu savunur. Sorumluluğun ancak bu şekilde insana ait olabileceğini belirtirler.

Bu konuda Cebriye ifrat ederek insanı kesbinden tamamen mahrum bırakır, Mutezile ise tesiri tamamen insana verip, tefrit ile insanı fiillerinin yaratıcısı görerek Allah’ın işine ortak etmiştir. Ehl-i Sünnet ise fiillerin başlangıcında insan iradesinin tercih edici rolünü kabul ile beraber neticede o işin yapılmasında mutlak İlim, İrade ve Kudret sahibi olan Allah’ın (Külli İrade) yaratıcılığını kabul ederek istikametli olan orta yolu ihtiyar etmiştir. (İşaratü’l-İ’caz, 29-30).

İfrat ve Tefritin Zararları

İslam fıtrat dinidir. Yani hadd-i vasat olan istikameti ve ifrat ve tefritten beri olan orta yolu ihtiyar eder. “İnançta tatil ve inkar ifrat; teşbih, yani Allah’a cisim vermek tefrittir. Tevhid ise vasat olan istikamettir.” (İşaratü’l-İ’caz, 30)

İfrat gibi tefrit de muzırdır. İfrat tefrite sebep olduğu için daha kabahatlidir. “Evet ifrat ile müsamahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler hakaik-ı aliye içine girdi, hakikatlerin değerini düşürerek inkara sebep oldu.” (Muhakemat, 28) “Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir” diyen (Lem’alar, 31) Bediüzzaman, vazifesinin ifrat ve tefrit ile hakaik-ı İslamiyeye sürülen lekeleri temizlemek, o elmas gibi hakikatlere saykal (cila) vurmak (Muhakemat, 54) olduğunu ifade eder. Peygamberimiz’in (sav) her hali istikamet üzere gitmiş, ifrat ve tefritten içtinap etmiştir. “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud,112) emrine tam imtisal etmiştir. (Lem’alar, 112) Ehl-i Hak olan Ehl-i Sünnet de bu istikameti koruyarak hakkı müdafaayı esas almıştır.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, “Allah fasıklardan başkasını dalalete düşürerek saptırmaz.” (Bakara, 26) buyurur. Fısk ise haktan udul/ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei, kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviyenin ifrat ve tefritidir.

İfrat ve tefrit sahife-i alemde yaratılan uhud-u ilahiye hükmündeki delillere karşı bir isyandır. Bu delillere muhalefet eden, Cenab-ı Hak ile fıtraten yapmış olduğu ahdi bozmuş olur. Keza ifrat ve tefrit, nefis ve ruhun hastalığını netice veren sebeplerdendir. Hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki amildir. Toplumu intizam altına alan rabıtaları ve kanunları bozar atar. Yine dünya nizamının bozulmasına, fesat ve ihtilale sebebiyet veren iki ihtilalcidir. Bütün bunlardan dolayıdır ki, yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de fasıkların vasıflarını sayarken; “Onlar Allah’a verdikleri sözü bozar, akraba ve Müslümanlar arasındaki ittihat rabıtalarını çözer ve yeryüzünde fesada ve ifsada sebebiyet verirler.” (Bakara, 27) buyurarak ifrat ve tefritin ne derece zararları intaç ettiğine dikkatleri çekmiştir. (İşaratü’l-İ’caz, 215) Kur’an-ı Kerim bize kurtuluşun ancak istikamet ve had-i vasat olan Sırat-ı Müstakim olduğunu açıklamıştır. Bediüzzaman’ın ifrat ve tefrit ehline cevabı şudur: “Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Mutezileye karşı diyoruz ki: Kul kesb denilen masdardan neşet eden, hasıl-ı bil-masdar olan esere hâlık değildir. Kulun elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zira, Allah’tan başka müessir-i hakiki yoktur. Zaten tevhid öyle ister. Ehl-i Cebre döner deriz ki: Kul, bir ağaç yaprağı gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir; elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak Hakîmdir; cebir gibi zulümleri intâç eden şeylerden münezzehtir.” (İşaratü’l-İ’caz, 74)

Ef’âl-i İbâd (Kulların Fiilleri ile İlgili) Tartışmaları

Fiil, “iş ve oluş” belirten eylemlerdir. Fiil, başlı başına bir eylemdir. Bir fiilin husulü için en az üç şey zaruridir: “İlim, İrade ve Kudret.” (Bunların Yaratana ait olan ve onun zaruri sıfatlarını oluşturan yönü olduğu gibi, insanın hürriyet sınırlarını çizen ve cüz’î olarak insana insanlık vasıflarını veren yönü de vardır. İleride bunlar üzerinde durulacaktır.) Her fiilin mutlaka bir faili vardır. Yani bir fiil mutlak surette bir failden sudur eder. O failde de en az bu üç vasıf zaruri olarak bulunmalıdır.

Fiiller de ikiye ayrılırlar:

  1. Zaruri Fiiller: İnsan iradesine tabi olamayan fiillerdir. Kalbin çalışması gibi.
  2. İhtiyari Fiiller: İsteğe bağlı fiillerdir. Yapıp yapmamakta insanın hür olduğu fiillerdir. Düşünmek, konuşmak, yürümek gibi. İnsan bu fiillerinden dolayı sorumlu olur. Her kural koyucu kuralların ihlalinde buna göre ceza ve mükafat verir, kişi de buna göre ceza ve mükafatı hak eder.

Fiil, din ve teklif açısından “amel” demektir. Yüce Allah insandan amel isterken elbette ıztırari fiilleri yapmayı istememektedir. O takdirde bu istek abes kaçar. Zira kişi bunları yapmaya zaten mecburdur. Yapıp yapmamakta hür olduğu amellerin yapılmasını istemektedir. İman etmek inanç ve düşünce yönünden amel aklın ve kalbin ameli olduğu gibi, “salih ameller” diye vasıflandırılan ve yapıldığı taktirde mükafat ve cezayı gerektiren ameller de bedenin/nefsin amelleri olmaktadır. Ameli emreden ayetler insanın ihtiyari fiillerini de tespit etmiş olmaktadır. Bunun için İmam Maturidî: “Gerçekte kulun fiili sabittir” demiştir.

İman ve salih ameller Allah’ın istediği şeylerdir. Yüce Allah, ameller konusunda şöyle buyuruyor: “İstediğiniz gibi amel işleyiniz. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Fussilet, 40) “Ey iman edenler! Rüku ve secde ederek Rabbinize ibadet ediniz, hayırda yarışınız ki, kurtuluşa eresiniz.” (Hac, 77) “Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görür. Kim de zerre kadar şer işlerse karşılığını görür.” (Zilzal, 8-9) “Onlar yaptıkları fiillerinin karşılığında Cennette ne gibi nimetlerle karşılanacaklarını bilemezler.” (Secde, 17)

Bunları işlemek insan iradesine bağlı değilse veya insanın gücü dışında ise yapılmasını istemenin bir anlamı kalır mı? Allah’ın insanı sorumlu tutması için sorumluluğu yükleneceği bir yönünün zarureten bulunması gerekir. “Her şeyin yaratıcısı olan Allah” (En’am, 102; Ra’d, 16; Zümer, 62; Mü’min, 62) insanın fiillerini de yaratmaktadır. Çünkü insanın fiilleri de “şey” ve “eşya” cinsindendir. İmam Maturudi bunun için: “Kulların fiilleri eşya nevindendir. İhtiyar ve iradesi ile kesbi ve iktisabı insana, yaratması Allah’a aittir” demektedir. (et-Tabsıra, vr. 185, b. 33) Bu durumda kul ister, Allah kulun isteği yönünde o fiili yaratır.

Allah’ın Yaratması

Allah’ın iki şekilde yaratması ve icadı vardır:

Birincisi: “İhtira ve ibda” ile yoktan ve hiçten yaratmasıdır. Bu durumda yoktan vücuda getirir, ona lazım olan her şeyi de yoktan yaratır, eline verir. Ruhları ve kâinatı yoktan yaratması bu nevidendir.

İkincisi: İnşa ile, sanat iledir. Yani, kemal-i hikmetini ve çok esmasının cilvelerini göstermek gibi ince hikmetler için kâinatın unsurlarından ve eczalarından bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tabi olan zerratı ve maddeleri “Rezzakiyet Kanunu” ile onlara gönderir ve onlarda çalıştırır. (Lem’alar, Tabiat Risalesi, s. 254) bunun misalleri olarak yüce Allah şöyle buyurur: “Allah tüm canlıları sudan yarattı.” (Nur, 45) “Nutfeden kan, kandan et, etten kemikleri yarattık.” (Mü’minun, 14)

İslam filozofları olan kelamcılar “Halk” (=Yaratma) kelimesini “İbda” (=Yoktan yaratma) kelimesi ile izah etmişlerdir. Maturidi de aynı anlamı vererek şu açıklamayı getirme zaruretini hissetmiştir: “Allah’ın fiilinden kast edilen, yokluktan vücuda çıkarmak olan “İbda” dır.” (Ebu Mansur Maturudi, Kitabu’t-Tevhid, Beyrut 1970 s. 235 ) Yine Maturudi Allah’ın yaratmasını, “Yaratmanın manası, cismi, yokluktan varlığa çıkarmaktır” (Age., s. 253) şeklinde izah eder.

Kelamcılar, yaratmayı yokluktan varlığa çıkarmak olarak algılamış ve anlatmış, hükümlerini de buna bina etmişlerdir. Tartışmalarını da bu noktada odaklamışlardır. Bu durumda, “Yokluktan varlığa çıkarmak demek olan yaratma sadece Allah’a aittir. Terkip ve inşa insanın fiilidir, insana verilebilir” demek istemişlerdir. Mutezile ise, inşayı da yaratma olarak ele aldığı için, kulun inşa tarzındaki fiilleri ona verilebilir, bu durumda “kul fiilinin hâlıkı (=yaratıcısı) olmuş olur” demişlerdir. Halbuki, “Fail” demek, “Hâlık” demek değildir, “Kâsib” demektir. “Sizi de, yaptığınız fiilleri de yaratan Allah’tır.” (Saffat, 96) ayetini izah eden Maturudi, “Fillerin mahiyetlerini yaratmak insana ait değildir” şeklinde yorumunu yapmaktadır.

Bu tartışmaları en güzel şekilde neticeye bağlayan Bediüzzaman ise şöyle der: “İnsan hakiki fail olmayıp mahaldir. Yalnız cüz’i bir tesiri vardır. O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir surette kabul etmemekten dolayı şerre sebep olmasıdır.” (Sözler, 209) İnsan kötülüklerinden mesuldür. Çünkü, kötülüğü isteyen odur. Bir kibrit ile bir köyü yakmak gibi, kötülük tahribat nevinden olduğu için bir insan bir seyyiatı ile müthiş tahribat yapabilir. Bu sebeple insan büyük bir cezayı hak eder. Fakat hasenat ve iyiliklerde övünmeye hakkı yoktur. Çünkü, hasenatı isteyen ve iktiza eden rahmet-i İlahiye, icad eden kudret-i Rabbaniyedir. İnsan yalnız iman ile, dua ile, şuur ile, rıza ile ona sahip olur. (Sözler, 428)

İnsanın Kesbi ve İktisabı Meselesi

“Kesb” ve “iktisab” Kur’ani birer tabirdir. Kur’an, “Kişinin kesbi lehine, iktisabı aleyhinedir.” (Bakara, 134, 141, 286; Al-i İmran, 25, 161) buyurur. Yani kazandığı hayırlar kesbidir, lehinedir; şerri ise iktisabıdır, aleyhinedir. Eş’âri bu kesb meselesinin üzerinde çok durur. İnsanın fiilleri ve hürriyeti meselesini bu mesele üzerine bina etmiştir. Fakat bu mesele o derece muğlak kalmıştır ki, “Eş’ari’nin kesbi kadar muğlak” sözü meşhur olmuştur.

Eş’ari’ye göre kesb, tercihi insana, yaratılması Allah’a ait olan fiil ve ameldir. Fail ve hâlık Allah’tır (Lâ Fâile ve Lâ Hâlıka illallah). Allah imanı ve küfrü yaratır. Ancak kafir olmak ve mü’min olmak insanın fiilidir ve insan bunu kendi hür iradesi ile kesb eder. Niyeti, kasdı ve tercihi ile imanı ve küfrü seçer. Dolayısı ile mümin ve kafir vasfını insan kazanır. Eş’ari bunu, “Kesbin hakikati onu kesb eden tarafından hadis bir kudretle meydana gelmesidir” (Eş’ari, Makalat, s. 542) şeklinde izah eder. Maturudi de “Herkes vicdanen bilir ki, yaptığı işte hür olduğu gibi, fail ve kasibdir” der. (Maturudi, Kitabu’t-Tevhid, 226)

İnsanın hürriyeti demek, seçme özgürlüğünü, iradesini kullanarak bir şeyi tercih edebilmek demektir. Tercihten sonra onun sebeplerini ve neticelerini yaratan Allah’tır. Allah “Müsebbibü’l-Esbab” dır. Sebepleri de neticeleri de yaratan Allah’tır.

Ehl-i sünnet kelamcıları Allah’ın yaratmasını sadece “İbda” yani, “yoktan yaratma” olarak ele alırken, Bediüzzaman Said Nursi geleneksel kelamcılardan farklı olarak hem “İbda”yı hem de “İnşa”yı Allah’ın fiili olarak görür. İnsana ait olan sadece tercihtir. “İbda” da “İnşa” da Allah’a aittir. “Cüz’i ihtiyarinin bir üssü’l-esası olan, kulun bir fiile meyelanı ve o meyelanın tasarrufu bir emr-i itibari olduğu ve harici bir vücudu bulunmadığı için insana verilebilir. İşte insanı sorumlu yapan bu meyelan ve tasarrufudur.” (Sözler, 431) der. Eş’ari ve Maturudi’nin ihtilaf ettiği noktayı te’lif ederek hak ve hakikatı ortaya çıkarır. Bunun için Bediüzzaman’ı bir mezhebin ve mesleğin takipçisi olarak görmek yanlıştır. O doğrudan doğruya Kur’an’ın ve Asr-ı Saadetin mesajını bize ulaştıran bir müceddit ve müçtehittir.

İstitaat (Kudret)

İnsanın bir fiili yaparken sarf ettiği güç ve kuvvete İstitaat (güç yetirebilme) denir. Bu fiil üzerine arazdır. Araz için beka yoktur. Fiil ile beraber bulunur. Buna kişinin kesb gücü denir.

İmam Nesefî, “Kudret, insan açısından bir imkan halidir; vücud hali değildir” der. (Nesefî, Tebsıratü’l-Edille, Varak, 176) Seyid Şerif Cürcaniye göre kudret, “Canlının bir işi iradesi ile yapmaya veya yapmamaya salahiyetli olması” diye tarif etmiştir. (Cürcanî, Şerhu’l-Mevakıf, 2:94) “Allah insana gücü üzerinde bir teklif yüklememiştir” (Bakara, 286) ayeti insanın cüz’i bir gücünün bulunduğunu ve bununla fiillerini işleme salahiyetinin Allah tarafından verilmiş olduğunu ifade etmektedir. Çünkü herhangi bir fiili yapmak için en az üç sıfatın bulunması gerekir: İlim, İrade ve Kudret. Bu temel sıfatlar verilmeden teklifte bulunmak “Teklif-i Mâ Lâ Yutak” tır. Yüce Allah önce iş yapabilme irade ve gücünü vermiş, sonra teklifte bulunmuştur. İrade ve ihtiyarına göre de sorumluluk yüklemiştir. Gayr-i ihtiyari fiillerinden dolayı sorumlu tutmamaktadır.

İnsanın Hürriyeti Ne Demektir?

Demokrasinin temeli insan hürriyetine dayanır ve demokrasi bu hürriyetle ayakta kalır. Bundan dolayı demokrasi “İnsan Hürriyeti”ne çok önem verir. İnsan hak ve hürriyetleri kamil manada verilmeden, demokratik ilkeleri hakim kılmak mümkün gözükmemektedir.

İnsan hürriyeti çeşitli yönlerden ele alınabilir:

  1. Ontolojik Hürriyet: Kişinin Allah’a karşı sorumluluk sınırlarını gösteren hürriyettir. İnsanın Allah’a karşı ne derece hür olduğu konusu yukarıda açıklığa kavuşmuştur zannederim.
  2. Siyasi Hürriyet: Buna “Dış Hürriyet” de denmektedir. Kişinin toplum içinde yaşama hakkından tutunuz, eğitim, düşünce, din ve vicdan hürriyeti, seyahat ve mülk edinme hürriyetine kadar tüm siyasi hak ve hürriyetleri içine alan geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Münzevi yaşayan kişinin bütün bunlara ihtiyacı yoktur. Bunun için medeniyetin gereği olan hürriyet, siyasi hürriyettir.
  3. Kişinin Nefsine (=Kendine) Karşı Hür Olabilmesi: Buna da “İç Hürriyet” denilmektedir. Kişinin nefsine esir olmaması, kötü ve kaba iç güdülerine karşı hürriyetini koruyabilmesidir.

Bu konulardaki tartışmalarda istikametli olan orta yol “Ehl-i Sünnet” ulemasının takip etmiş olduğu, “Sizler amel etmekle mükellefsiniz. Herkes niçin yaratılmış ise ona meyyaldir. O konuda başarıya ulaşabilir” prensibidir. Bu Peygamberimiz’in (sav) bir hadisinden alınmıştır. “Herkes kendi karakterine ve seciyesine göre amel eder” (İsra, 84) ayetine de uygundur.

İradi fiillerde iradesini kullanarak tercih hakkı ve yönlendirme insana aittir, neticede başarı Allah’ın takdiri ve irade-i külliyenin o işe taallukuna bağlıdır. Kişi iyiyi, hayrı ve Allah’ın rızasına muvafık olanı tercih ettiğinden dolayı, niyeti, kasdı ve fiilen teşebbüsünden dolayı başarıya ulaşsın ulaşmasın mükafatı hak eder. Tıpkı şoförün kurallara uyarak arabayı istediği yöne götürmesi gibi… Bunun için denilmektedir ki: “Tevfik refik olmaz ise başarı mümkün olmaz.” Yani bir şeyi Allah murat etmemiş ise vaki olmaz. Ancak bu hayır ise teşebbüs edenler niyetleri ve teşebbüslerinden dolayı yine Allah’ın kendilerine vereceği mükafatı hak etmiş olurlar. Bu şer ise Allah rahmetinden dolayı olay vaki olmadan sırf niyetlerinden dolayı kişiyi mesul etmez. Zira niyet bir fiil değildir. Bilakis hadiste belirtildiği gibi kötü bir niyetten teşebbüs etmekten Allah korkusu ile vazgeçen, günahtan kaçındığı için yine manevi mükafatı hak eder. Çünkü haramdan kaçınmak da bir nevi ibadettir.

İnsanın niyeti fiilin yaratılmasında bir adi şarttır. O fiilin vukuunda bir basit sebeptir. Müsebbibü’l-Esbab olan ve hikmeti gereği bu dünyada sebepler tahtında iş gören yüce Allah, insanın niyetini ve kasdını o fiile bir adi sebep olarak yaratmış ve o neticeyi de o sebebe bağlamıştır. Bediüzzaman’a göre bu şart taalluk etmez ise Allah onu yaratmamaktadır.

İrade de nisbîdir. Olumsuz olan ademî şeylerde son derece etkili ve fonksiyoneldir. Küfür, günah, zulüm ve dalalet gibi ademî olan emirlerde kabul etmemek, ihmal etmek ve reddetmek ile pek büyük cinayetler ve olumsuz fiiller gerçekleşebilir. Bunların oluşmasında da insanın irade-i cüz’îsi mühim rol oynamaktadır. Mesela, bir gemide dümeni tutan bir işçinin basit bir ihmal ve olumsuz bir tavrı ile o gemi karaya oturur veya başka bir gemi ile çarpışırsa ortaya çıkan zarar ve ziyan elbette o işçiye yüklenir ve ona göre de cezaya çarptırılır. Çünkü basit bir görevi ihmal etmesi ile o gemide çalışan yüzlerce işçinin ve o gemi sahibinin zararına sebep olmuştur. Yaptığı bir fiil yoktur. Yapmadığı için zarara sebep olmuştur. Günahlar bu nevidendir. İşte bunların oluşmasında insanın irade-i cüz’isi temel olduğu için, insan yaptıklarından sorumlu olur.

İnsan hürriyetine büyük önem veren Bediüzzaman, bu hürriyetin ancak demokrasilerde sağlanabileceğini; ilmî, siyasal, sosyal her nevi istibdadın insanın duygularının gelişmesine engel olduğunu, insanlar arasına kin ve nefret tohumları attığını, insanı sefalete mahkum edeceğini belirtir. (Münazarat, 22)

Bediüzzaman’a göre Müslüman fert, aklını kullanan, kendine güvenen, onurlu, sadece Allah’a kul olup kimseye boyun eğmeyen, başkalarına da tahakküme tenezzül etmeyen hür bir insandır. (Hutbe-i Şamiye, 40-41, 66) Bu, insanın iradesini hür bir şekilde kullanmasının neticesi, insanlığın da gereğidir. Bu durumda insanın hürriyetine göre durumunu yeniden gözden geçirmesi gerekir. Alimlerin, uluların ve şeyhlerin yerleri yeniden belirlenmeli, ilişkiler yeniden düzenlenmelidir. (Münazarat, 59-60) Baskı uygulamak ve büyüklük taslamak, büyüklük değildir. Büyüklük tevazu ve mahviyettedir. Bu da dostça ve arkadaşça davranışı gerekli kılar. (Bünyamin Duran, İslam Düşünce Geleneği Açısından Bediüzzaman, Risale-i Nur Enstitüsü Yay., İst. 2001, İs. 114-124)

Bediüzzaman’a göre insanın irade ve hürriyetine müdahaleye kimsenin hakkı yoktur. Ancak ilim ve ikna ile ona yön verilebilir.

Netice

Bediüzzaman, her konuda olduğu gibi iman ve hürriyet, insanın fiilleri benzeri ilm-i Kelam ve Akaidi konularda da yeni bir çığır açmıştır. Bundan dolayı onu Eş’ari ve Maturudi’nin takipçisi olarak görmek de mümkün gözükmemektedir. O, Asr-ı Saadeti zamanımıza taşıyan ve bu asır insanının doğrudan Kur’an’a ve Kur’an-ı Kerim’in tercümanı, mübelliği ve fiilen yaşayarak yol gösteren müfessir-i azamı olan Peygamberimiz’e (sav) bizi bağlayan bir büyük müceddit ve müçtehiddir.

(406)

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir