ANASAYFA TEZLER HULEFA-İ RAŞİDİNİN YÖNETİM ANLAYIŞI VE TARİHTE DİNİN SİYASETE ALET EDİLMESİ
HULEFA-İ RAŞİDİNİN YÖNETİM ANLAYIŞI VE TARİHTE DİNİN SİYASETE ALET EDİLMESİ

HULEFA-İ RAŞİDİNİN YÖNETİM ANLAYIŞI VE TARİHTE DİNİN SİYASETE ALET EDİLMESİ

312
0

HULEFA-İ RAŞİDİNİN YÖNETİM ANLAYIŞI VE
TARİHTE DİNİN SİYASETE ALET EDİLMESİ

Giriş
Hz. Adem’den (as) günümüze kadar toplumun olduğu her yerde yönetenler ve yönetilenler var olagelmiştir. Yönetici olmak daima üstün bir meziyet ve “hakimiyet” unsuru olarak kabul edildiği için her insanda yönetime talip olma ve hükmetme eğilimi vardır. Peygamberimizin (asm) vefatından sonra müslümanlar arasında ortaya çıkan ilk ihtilaf yönetimle ilgilidir. Peygamber terbiyesi almış olan ilk kuşak sahabeler bu problemi “İstişare Metodu” ile akılcı bir şeklde çözerek “Hilafet” adı verilen seçime dayalı günümüz demokrasisinden daha hürriyetçi ve adil bir sistemi kurdular. Bu sistem Peygamberimizin (asm) gelecekten haber veren mucizevi ifadesi ile “Otuz sene” devam etti.
Hz. Muaviye’nin kendisini daha layık görerek yönetime talip olması ve yönetimi ele geçirmek için de “Kur’ân’ı hakem kabul edelim” söylemi ile dinin dünya siyasetine alet edilemeyeceğini kavrayamayan müslümanların kafasını karıştırması ile din siyasete ve saltanata alet edilmeye başlandı. Bu söylem özellikle “Harici” denilen ve siyaseti dinin amacı olarak gören “dinden hassas muhakeme-i akliyede noksan” kesim tarafından kullanılarak müslümanlar arasında ihtilafların kapısını açtı. Hz. Ali (ra) “Yönetimin amacı adalettir. Adalette esas olan da adalet-i mahzadır. Adalet-i mahza ise ‘Birisinin hatası ile başkasını suçlamamak ve cezalandırmamak’ (En’âm Sûresi, 6:164.) “Bir insanı rızası olmadan tüm insanlar için de feda etmemek’ (Maide Suresi, 5:32.) ve hukukunu korumaktır” demesine rağmen dini korumak için devleti güçlendirmek, devleti güçlendirmek için de çoğunluğun rahatı için azınlığı cezalandırmak ve devletin gücünü göstermek gerekir” diyenlere dinletemedi. Böylece din siyasetin aracı yapıldı.
Dini siyasete alet edenlerin ellerindeki en büyük argüman ve delil olarak sundukları husus Peygamberimizin (asm) devlet kurmak amacı ile hicret ettiği ve Medine’de bir İslam Devleti kurarak bununla dini güçlendirdiği iddiasıdır. Gerçekte Peygamberimiz (asm) Mekke’deki baskı, zulüm ve istibdattan Medine’deki hürriyet ve adalete hicret etmiştir. Sahabelerini de önce “Orada adil bir kral vardır. Siz oraya hicret edin!” emri ile Habeşistan’a yöneltmiş daha sonra Medine halkının himaye edeceklerine dair olan sözlerine binaen Allah’ın emri ile Medine’ye hicret etmişlerdir. Peygamberimizin (asm) devlet kurma niyeti ve amacı olsaydı bunu gizlemezdi. Hem Mekke halkı kendisine bunu teklif ettikleri zaman reddetmezdi. Peygamberimizin (asm) önceliği iman, ahlak ve bir olan Allah’a itaat ve ibadet idi. Bunun için de devlete ihtiyaç yoktu.
Peygamberimiz (asm) Medine’ye hicret ettiği zaman Medine’nin nüfusu 10.000 civarında idi. Bunun 7 bini Arap Evs ve Hazrec kabileleridir. 3 bini de Beni Kureyza, Beni Kaynuka ve Benî Nadr Yahudileri idiler. Bedir Savaşı öncesi Müslüman erkek sayısı 350’yi geçmiyordu.
Arabistan’a ve Mekke’ye sahip olan Kureyş’in Medine’yi tehdit etmesi üzerine Müşriklerin ve Yahudilerin ileri gelenleri ile Peygamberimizin (asm) çevresindeki müslümanların ileri gelenleri istişare ederek Medine’yi savunma amacı ile 47 Maddelik bir “Sözleşme” yazıp imzaladılar. Bunun yürütmesini de tarafsızlığına ve adaletine güvendikleri Peygamberimize (asm) verdiler. Böylece Peygamberimiz (asm) toplumun iradesi ile yürütmenin başı görevini almış oldu. Yüce Allah dünya işlerini “İstişare” ile yapılmasını emrettiği için (Şura Suresi, 42:38.) Peygamberimiz (asm) tüm işlerini istişare ve geniş manada “Şura” ile yürütüyor, kendi başına karar almıyor ve alınan kararların uygulanmasını takip ediyordu. (Mahmud Babilli, İslamda Şura, Çev: N. Armağan – K. Çobanbeyli) İstanbul-1973, s. 36-38.)

1. Halife Seçiminin Şuraya Bırakılması
Peygamberimiz (asm) vefatından önce “Benden sonra hilafet otuz senedir. Sonra ısırıcı saltanat gelir” (Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4:272.) buyurmuştu; ama kimin halife olacağı konusunda sahabelerine bir isim, bir aday belirlememişti. (Buhari, Vesaya, 3-4; Müslim, Fedail, 4.) Hatta Hz. Abbas (ra) sahabelerin halife seçimini konuşmak üzere Sakif’te toplandıkları zaman Hz. Ali’nin yanına koşmuş ve “Bu konuda Haşimiler olarak bizim de fikrimiz alınmalı” dedikten sonra “Ya Ali! Bu konuda Peygamberimizden herahangi bir şey duydun mu?” diye sormuştu. Hz. Ali (ra) ise “Amcacığım! Bu konuda Peygamberimizden herhangi bir ima ve işaret dahi almadım. Şayet bize bir şey ima etmiş olsaydı biz onun arzusunu yerine getirmek için hayatımızı ortaya koyardık. Ancak şunu ifade edeyim Haşimiler olarak biz bu işin dışında kalalım. Zira bu hilafet işi ümmetin işidir. Ümmet kimi seçer biat ederse biz de gider ona biat ederiz” buyurarak Haşimi’lerin siyasi çekişmeler içine girmesine fırsat vermemiştir. (Şah-ı Velayet Hz. Ali, M. Ali Kaya, İstanbul-2013, s. 223-225 ve 233-235.)
Hulefa-i Raşidin döneminde özellikle Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, (ra) ve Hz. Osman (ra) seçimlerinde ve hilafet dönemlerinde din siyasi çekişmelere alet edilmedi. Hz. Osman’ın hilafetinin son altı senesinde fitneler ortaya çıktı ve fitnelerden kaynaklanan yönetime karşı bir muhalefet cephesi oluştu. Muhalefet cephesinin oluşmasının sebebi de “Dinin kurallarının uygulanmaması” bahanesi idi. Muhalifler iktidarda olan meşru halifenin “Şeriatı” uygulamadığı ve bundan dolayı haksızlık ve zulümlere sebep olduğu, kendilerinin şeriata göre hareket edeceklerini iddia ediyorlardı. Bu durum dini siyasete alet etmenin başlangıcını oluşturdu. Bundan sonra iktidara karşı mücadele edenlerin dillerinde hep “Şeriat isteriz” sloganını görmekteyiz.

2. Halifelerin Seçiminde Öne Çıkan Temel Kriterler
Peygamberimizin (asm) vefat ettiği gün Benî Saide’nin gölgeliğinde toplanan Medine’li Ensardan Evs ve Hazrecin ileri gelenleri kendilerinin İslam’a yaptıkları hizmetleri ve Medine’nin yerlileri olmalarını nazara alarak halifenin kendilerinden seçilme haklarının olduğunu düşünerek Sad b. Ubade (ra) üzerinde anlaştılar. (Tarih-i Taberi, Çev. Mehmet Eminoğlu, İstanbul-1983, 3:5 vd; İbnu’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, İstanbul-1985, 2:300 vd.)
Bu haberi duyan Hz. Ömer (ra) Hz. Ebubekir (ra) Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra) hızla toplantı yerine geldiler. Burada yapılan konuşmalarda Hz. Ömer (ra) “Ey Ensar İslam’a ilk yardım edenler sizler oldunuz, ilk ihtilaf çıkaranlar da sizler olmayınız!” diye önce tansiyonu düşürdüler. Daha sonra sakin bir şekilde konuyu müzakereye başladılar.
Meseleye dini açıdan yaklaşmak yerine yönetimin sorumluluğunu yerine getirecek, Müslümanların ve Arapların çoğunluğunun saygısını kazanarak birliği sağlayacak olan vasıfların öne çıkması gerektiği üzerinde mutabakata vardılar. Hz. Ebubekir (ra) Peygamberimizin “Kureyşin” müslümanların ve Arapların birliğini sağlama ve ihtilaflara meydan vermeme konusundaki saygınlığını ve yönetimdeki başarısını nazara veren “İmamlar Kureyştendir” (Buhâri, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 4; Hakim, Müstedrek, 4: 501.) hadisini naklederek bu birliği ancak Kureyşten birisinin sağlayacağını anlattı. Yoksa henüz daha müslüman olmayan ve Necid bölgesinde Peygamberlik iddia eden Müseylemeye inanıp müslümanlarla savaş haliden olan Arapların daha da dağılarak İslama büyük zararlar verceğinden bahsetti. Bunun üzerine Ensar bunu haklı bularak halife adayının kendilerinden olması iddiasından tamamen vazgeçtiler ve Ensardan hiç kimse buna karşı çıkmadı. (Nevevi, Şerh-u Müslim, 12:200.)
Daha sonra bu işe kimin daha layık olduğu hususunu müzakere etmeye başladılar. Zira yöneticiden beklenen adalet, güvenlik ve insanların hak ve hürriyetlerini korumaktır. Bu konuda liyakat sahibi olması gerekir. Yüce Allah’ın “Emaneti ehline verin ve insanlar arasında adaletle hükmedin!” (Nisa Suresi, 4:58.) ayeti gereği buna en liyakat kesbeden, Kureyşten olan, Peygamberimize en yakınlığı bulunan, toplumu en iyi tanıyan ve saygınlığı ile ilk sırayı alan Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) idiler. Hz. Ömer (ra) da “Ben bu konuda Ebubekir’e (ra) biat ediyorum” diyince tüm sahabeler bunda ittifak ettiler. Böylece Hz. Ebubekir’in seçimi ve “İmamlar Kuryştendir” hadisi konusunda tüm Medine sahabelerinin icmaı oluştu.
Görüldüğü gibi halifenin kureyşten olması, adaleti, güvenliği ve temel hak ve hürriyetleri korumak gibi toplumu ilgilendiren yönetim siyaseti gözönünde bulundurulmuştur. İlk halife seçminde öne çıkan temel kriterler sahabe tarafından bu şeklide belirlenmiştir.
Hz. Ömer’in (ra) seçiminde sahabenin dikkat ettiği hususlar da aynı kirterlerdir. Yönetimde adaleti, insanların arasındaki ihtilafların önlenmesi ve itaatin sağlanması, güvenliğin oluşturulması ve asayişin temini, temel hak ve hürriyetlerin korunması gibi hususlar yöneticinin liyakatini belirleyen hususlar olmuştur. Buna en layık olan da elbette Hz. Ebubekir’den sonra Hz. Ömer (ra) idi. Hz. Ebubekir (ra) halife adayının belirlenmesinde ihtilafların çıkmaması ve heveslilerin öne çıkıp ihtilaflara sebebiyet vermemesi için Hz. Ömer’i (ra) aday olarak belirlemiş, seçimi yine halka bırakmıştır. Bu dönemde de din kaygısı yoktur. Bu konuda kaygılanmaya da gerek yoktur. Kriterler yönetim becerisine ait kriterlerdir.
Hz. Ömer (ra) da halife adayını belirlemek üzere “Aşere-i Mübeşşere”den oluşan altı kişilik bir heyet oluşturmuş ve başına da aday olmamak şartı ile oğlu Abdullah b. Ömer’i (ra) tayin etmiş ve bir nevi “Seçim Kurulu” görevi vermiştir. O da gerek görevli olduğu heyete, gerekse halkın arasına karşarak her kesimden insanlara hilefete liyakati olan konusunda bir nevi “Anket” uygulaması yapmış ve öne çıkan iki isim üzerinde durmuştur. Bunlar da Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali (ra) olmuştur. Diğerleri halife adaylığından feragat etmişler, onlar da Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali’yi (ra) aday göstermişlerdir. Sonuçta Hz. Osman (ra) ismi öne çıkınca Hz. Ali (ra) de hiç itiraz etmeden Hz. Osman’a (ra) biat etmiştir. (Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, İstanbul-1986, 2:193.) Çünkü yine dini kaygılardan çok “Yönetim Becerisi” ile ilgili kriterler dikkate alınmıştır. Hz. Osman’ın (ra) ilk sekiz sene yönetimdeki başarısı buna layık olduğunun en büyük delilidir.
Tarihçilerin “Yönetimden aranan kriterler” ve “Yönetim Becerisi” yerine düz mantık ve basit bir çıkarımla “Peygambere yakınlık ve dindeki önderlik” gibi hususları öne çıkarmaları doğru değildir. Peygambere yakınlık yönetim becerisi konusunda bir kriter oluşturabilir; ama bu yeterli değildir. Peygambere yakınlığı olan ve Aşere-i Mübeşşere’den olan Hz. Zübeyir (ra) ve Talha (ra) gibi sahabler de vardır. Ama onların adaylığı hiçbir zaman sözkonusu olmamıştır. Dindeki zühd ve takva ile ilim gerçek kriter olsaydı buna layık Adullah b. Abbas (ra) Abdullah b. Ömer (ra) ve Abdullah b. Mesut (ra) gibi Müfessir-i Kur’an ve Fakih ve Hz. Ebu Zer (ra) gibi züht ve takva sahibi sahabeler vardı. Ama onların adaylığı da hiçbir zaman düşünülmemiştir. Çünkü bu konuda temel kriter “Yönetime Liyakattir.” Onlar da Kureyşî olmak yanında Adalet, Hürriyet ve Güvenliği sağlama gibi temel kriterlerdir.
Hz. Ali’nin (ra) halife seçiminde ise karmaşık bir durum vardır. Hz. Osman (ra) şehit edilmiştir. Dolayısıyla onun aday belirlemesi sözkonusu değildir. Öncesinde ise muhasara edildiği için kimsenin yanına girip çıkmasına fırsat verilmemiştir. Hz. Osman’ın evini muhasara eden 2000 civarında isyancılar Medine’yi işgal etmişlerdi. Medine’deki sahabelerin isyancılara fiili mücahalesine “Müslüman kanı dökmemek” için Hz. Osman (ra) asla müdahale ettirmedi. Medine halkı elbette Hz. Osman’ı dinlemeyerek halifeye isyan edenlerin durumuna düşmemek için itaat ederek isyancılara “Nasihat” dışında fiiî müdahalede bulunmadılar. Her ne kadar halifeyi korumaya çalıştılar ise de bunda başarılı olamadılar ve Hz. Osman (ra) gece karanlığında evinin arka duvarı delinerek içeri giren bir avuç maskeli gözü kapalı isyancılar tarafından şehit edildi. Onların kimliklerini tespit etmek mümkün olmadığı gibi isyancıların tamamı da onlara sahip çıkarak kendilerini ele vermediler. Böyle karmakarışık işin içinden çıkılamaz bir durum meydana geldi.
Hz. Osman’ın (ra) cenazesi ancak iki gün sonra defnedilebildi. Halife seçimi konusunda Medine Ashabının adayları belli idi. Onlar da “Aşere-i Mübeşşere”den Hz. Ali, Talha b. Ubeydullah, Zübeyir b. Avvam ve Sa’d b. Ebi Vakkas (ra) idiler. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın (ra) hilafette gözü yoktu. Kufeliler eski valileri Hz Zübeyir’in (ra) Basralılar da kendi valileri olan Hz. Talha’nın (ra) halife adayı olmasını istiyorlardı. Medine’lilerin adayı Hz. Ali (ra) idi. Ancak Hz. Ali (ra) de kendisine gelen teklifleri reddediyor ve hilafete aday olmayacağını söylüyordu. Hz. Muaviye’nin elinde olan Şam bölgesi dahil diğer vilayetler de Hz. Ali’nin (ra) hilafetine olumlu bakıyorlardı. Medine’yi işgal eden isyancılar da Hz. Osman’ın (ra) iktidardan gitmesi konusuna odaklandıkları için kendilerinin belirlediği bir adayları yoktu. Onlar bu karmaşık durumdan çıkmak için Hz. Ali’yi (ra) halife olmaya zorlamaktan başka çarelerinin olmadığı konusundan ittifak ettiler ve Hz. Ali’ye (ra) gelerek “Sen hilafeti kabul etmezsen biz Medine’yi terk etmeyiz” dediler. Bu durumda Hz. Zübeyir (ra) ve Talha (ra) da Hz. Ali’nin aday olması gerektiğini söyleyerek “Önce biz Ali’ye biat ediyor ve onu halife adayı olarak teklif ediyoruz” diyince Medine halkı Hz. Ali (ra) konusunda ittifak ettiler ve Hz. Ali (ra) bu göreve zorlanarak getirilmiş oldu. Tüm Medine halkı isyancılar dahil Hz. Ali’ye (ra) biat ettiler. Böylece Hz. Ali’nin (ra) hilafeti ekseriyetin ittifakı ve biatı ile meşruiyet kazandı. Hz. Ali (ra) mecburan bu görevi üzerine almış oldu. Hz. Ali’nin (ra) hilafetine başta Hz. Muaviye (ra) de itiraz etmedi ve hilafetini kabul etti; ancak daha sonra Hz. Ali’nin (ra) Hz. Osman’ın katillerini bulamaması ve işgalcilere gereken cezanın verilmemesini bahane ederek biat etmekten imtina etti.
Hz. Ali’nin (ra) hilafete getirilmesinde gözetilen kriterler de yine ilk üç halifede olduğu gibi “liyakat, güvenliğin ve asayişin sağlanması, adaletin, hak ve hürriyetlerin korunması” idi. Bu kriterler gözönüne alınarak Hz. Ali (ra) aday gösterilmiş ve ittifakla kendisine biat edilmiş ve hilafeti meşruiyet kazanmıştı. Ancak daha sonra Hz. Ali’ye muhalefet edenler Peygamberimizin hadislerinde belirttiği gibi “Ahitlerinden dönenler, haktan ayrılanlar ve dinin hakikatlerinden sapanlar” (Bediüzzaman, Mektubat, İstanbul-2005, s. 169; Heysemi, Zevaid, 7:238; Beuhaki, Delailü’n-Nübüvve, 6:412; Hâkim, Müstedrek, 3:366-367.) Hz. Ali’in (ra) hilafetine karşı çıkarak muhalefet cephesi oluşturmuşlar ve işi savaşa kadar götürmüşlerdir.

3. Şer’î Hükümlerin Uygulanması Bahanesi ile Meşru Yönetime Karşı Dini Siyasetlerine Alet Ederek Muhalefet Cephesinin Oluşturulması
Hz. Ali (ra) hilafete geçer geçmez “Adalet” prensibini esas alan bir siyaset yürüttü. Öncelikli olarak kimseyi ayırt etmeyerek hakkında şikayet bulunan ve bulunduğu makamda zengin olanların görevlerine son verdi. Buralara yeni valiler atadı. Basra Valisi Abdullah b. Abbas (ra) başta olmak üzere haksız mal edinerek zengin olanların malların hazineye iade etmelerini söyledi. Hz. Abdullah b. Abbas (ra) kendisinin âl-i Beytten olduğu ve ganimetlerin beşte birinin kendi hakkı olduğu ve serverini bundan edindiği iddiasını Hz. Ali (ra) kabul etmeyerek “Ehl-i Beyt Âl-i Abadır. Sen Âl-i Abâ’dan olmadığın için bu senin hakkın değildir” dedi. Böylece Hz. Ali’nin (ra) siyasi amaçları ve maslahatları gözetmeyerek sırf Allah için “Adalet-i Mahza”yı esas alması pek çok valileri rahatsız etti. Edindikleri servetler ile Hz. Aişe’nin muhalefetine destek verdiler, daha sonra Hz. Muaviye’nin siyaset ve maslahat namına kendisini destklemeleri karşılığı tekrar görevlerine iade edileceklerine dair sözlerinden dolayı Muaviye’ye (ra) destek verdiler. Muaviye’nin bu teklifini reddeden Hz. Abdullah b. Abbas (ra) olmuştur. O Muaviye’ye şiddetli bir mektup yazarak Hz. Ali’nin haklılığını savunmuş ve yanında yer almıştır. (Diyanet İslam Ansikolopedisi, 1: 77.)
Emevi-Haşimi çekişmesinin başlamaması için valileri değiştirmeyi ertelemesini isteyenlere aldırmadı ve Sehl b. Huneyf’i Şam’a, Osman b. Huneyf’i Basra’ya, Umare b. Şihab’ı Kufe’ye, Ubeydullah b. Abbas’ı Yemen’e ve Kays b. Said’i Mısır’a vali olarak atadı. Kufe ve Şam dışındaki valiler göreve başladılar. Kufe valisi Ebu Musa el-Eş’ari ve Şam valisi Muaviye’ye birer mektup yazan Hz. Ali (ra) onların kendisine biat etmesini ve görevi bırakmalarını istedi. Kufe valisi Ebu Musa (ra) bunun üzerine görevi yeni valiye terk etti; ama Muaviye direndi. (Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, Ankara-1985, 3:16.)
Hz. Talha (ra) Basra valiliğini, Zübeyir (ra) da Kufe valiliğini istiyordu; ama Hz. Ali (ra) Peygamberimizin (asm) “Biz memurluğu isteyene değil, layık olana veririz” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15.) hadisi gereği onları görevlendirmedi. (Taberi, Tarih, 3:167; Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, Çev: Ö. Rıza Doğrul, 1978-İstanbul, 5:79.) Hz. Ali’nin (ra) bu tercihinin ne kadar haklı olduğu Hz. Zübeyir ve Talhâ’nın Hz. Aişe (ra) ile ittifak kurarak Hz. Ali’ye karşı muhalefet cephesi açmasında görülmüştür.
Tarihçilerin düz mantıkla Hz. Zübeyir ve Talha’nın (ra) bundan dolayı kırılarak muhalefete geçmelerini, Hz. Aişe’nin (ra) de İfk olayı ve başka sebeplerle Hz. Ali’ye muhalefet ettiğini kabul etmek mümkün değildir. Zira durum tarihçilerin dediği gibi olsaydı Hz. Zübeyir ve Talha Hz. Ali’yi (ra) hilafete layık görmez ve ilk olarak biat etmezlerdi. Hz. Aişe (ra) da bu kırgınlığını 27 sene gizlemezdi. Meselenin siyasi değil, dinin ahkamını uygulamaktaki içtihadi bir mesele olduğu daha sonra izah edilecektir.

4. Hz. Osman (ra) Zamanında Muhalefetin Teşekkülü
Hz. Osman’ın (ra) halife seçilmesinden sonra Hz. Ömer (ra) zamanındaki adalet, huzur, güven ve fetihler aynen devam etti. İlk altı-yedi sene bu böyle devam etti. Hz. Ömer (ra) devrinde Suriye, Filistin, Mısır ve İran, İslâm topraklarına katılmıştı. Hz. Ömer’in (ra) güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin sağlam bir şekilde yerleşmesini sağlamıştı.
Hz. Osman’ın halife seçildikten sonraki ilk siyasi icraatı yılında Hz. Ömer’in vasiyeti gereği Kufe valisi Muğire b. Şu’be’yi görevden alıp yerine Sa’d b. Ebi Vakkas’ı (ra) getirmek oldu. (H.24 / M.645.)
Devletin önemli eyalet merkezlerinden biri olan Basra’da uzun yıllar valilik görevlerinde bulunmuş olan Ebü Musa el-Eşari, Hz. Osman tarafından 29 (649-650) yılında görevden alınarak, yerine Abdullah b. Amir atandı. İbn Amir vali olduktan sonra derhal doğuda önemli fetih hareketlerine girişti. Hz. Osman döneminde en yoğun fetihler Basra’dan gönderilen ordular tarafından gerçekleştirilmiştir. Fetihlere hiç ara vermeyen İbn Amir, (H.32 / M.653) yılında Abdullah b. Hazim es-Sülemi’yi, Tus’u fetihle görevlendirdi.
Hz. Osman (H.27 / M.647) yılında Amr b. el-As’ı azlederek onun yerine Abdullah b. Sa’d’ı Mısır valisi tayin etti. Abdullah daha önce (H. 25 /M. 645.) yılında Amr b. el-As’ın valiliği sırasında Hz. Osman’ın (ra) emriyle Afrika içlerine seferler düzenlemişti.
Muaviye, Hz. Osman döneminde, Rum toprakları üzerine düzenlediği seferlere devam etti. Ordular Antakya ve Tarsus sınırlarına kadar yaklaştılar. Hz. Ömer’den deniz seferine çıkma müsaadesi alamamış olan Muaviye, bu defa Hz. Osman’a aynı istekle müracaatta bulundu. Halife, Hz. Ömer’in endişelerine katılarak, ona izin vermek istemedi. Muaviye’nin Kıbrıs fethi için ısrarlı talepleri karşısında da sefere çıkarken ailesini de yanına alması ve askerlerden sadece gönüllü olanları götürmesi şartıyla izin verdi.
Hz. Osman’ın halifeliği zamanında Hz. Ömer’in doğuda ve batıda başlatmış olduğu fetih hareketleri daha ileri götürülmüş, daha önce fehtedilmiş olan İran, Azerbaycan, Suriye ve Mısır gibi bölgelerin güvenlikleri sağlandıktan sonra daha da ileri gidilerek doğuda Hint topraklarına, batıda ise Kuzey Afrika’nın fethiyle Akdeniz’in en uç noktasına ulaşılmış, neticede Bizans’ın Afrika hakimiyetine son verilmiştir. Bu dönemde Müslümanlar denizde de üstünlük kazanmışlar, Akdeniz’in tamamen hakimi olmuşlardır. Hz. Osman’ın (ra) hilafeliği dönemindeki bütün bu fetihler sonucunda Müslümanlar, zamanın en önemli coğrafi ve stratejik bölgeleri olan Asya, Kuzey Afrika, Güney Kafkasya, Ortadoğu ve kısmen de Anadolu’da hakimiyet kurmayı başarmışlardır.
Ancak zamanla rahatlığa ve refaha dalan Benî Ümeyye idarecileri Hz. Osman’ın yumuşak tutumunu istismar ederek servetlerini çoğalttılar. Bulundukları vilayetlerde adaletten ayrılmaya başladılar. İşin içine kabile taassubu girmeye başladı. Kufe, Basra ve Mısır’da protetolara dönüştü. Suriye bölgesinde ise Muaviye’nin katı tutumu ve iyi bir yönetici olması ve güç dengelerini iyi koruması ve cılız sesleri hemen bastırması şikayetlerin toplumun geneline yayılmasını önledi. (İbnü’l-Esir, Kamil, 3:118.)
Hz. Osman (ra) kendisine gelen şikayetleri tahkik ettiriyor, gerçeğe aykırı pek çok şikayeti tespit ettiği için bunlara önem vermiyordu. Bu durum özellikle fitneyi çevirenleri çileden çıkarıyordu. Medine’yi işgal edenlerin Hz. Osman’dan iki önemli istekleri vardı. Birincisi valileri görevden alması. İkincisi de istifa etmesi. Hz. Osman (ra) ise bu haksız isteklerini kabul etmiyordu. Asiler de isteklerini kabul ettirinceye kadar halifenin evini muhasara altına aldılar. (Taberi, Tarih, 3: 162-163.)
Hz. Osman’ın (ra) evi yaklaşık 40 gün muhasara altında kaldı. Müslüman kanının dökülmesine razı olmayan Hz. Osman (ra) isyancılara sert müdahale edilmesine karşı çıktığı için Medine’de bulunanlar bu duruma müdahale edemediler. Nasihat etmelerinin de bir faydası olmadı. Yoksa zor kullanarak asileri Medine dışına çıkarmak işten bile değildi. Zira Medine’de 20 bine yakın eli kılıç tutan yiğitler vardı.
Hz. Ali (ra) halife olarak seçilmesinden sonra ilk olarak Hz. Osman’ın katilini bulup kısasının yapılması problemi ile karşı karşıya kaldı. Hz. Osman’ın şehit edilmesi dini bir hatadan ve yanlıştan kaynaklanmıyordu. Tamamen bir siyasi tutumdan kaynaklanıyordu. Zira Hz. Osman (ra) asilerin ileri gelenlerini yanına çağırmış ve onlara “Neden siz benim görevimi bırakmamı istiyor, neden bırakmazsam kanımı dökmek istiyorsunuz?” diye sormuştu. Onlar buan makul bir cevap verememişlerdi. Hz. Osman (ra) onlara şöyle dedi;
“Ben Peygamberimizden “Bir kişinin kanı ancak üç şekilde helal olur. Bunlardan birincisi, haksız yere adam öldürenin kısası için; ikincisi, zina eden evlinin recmi için; üçüncüsü de dinden irtidat eden mürtedin… Allah’a yemin ederim ki, ben ne cahiliye devrinde ne de Müslüman olduktan sonra zina etmiş değilim. Bir kimseyi de öldürmüş değilim ki, onun canına karşılık bana kısas tatbik edilsin. Müslüman olduğumdan beri de irtidad etmiş değilim. Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahadet ederim” dedi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1:63; İbni Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 10:291-292.) Sonra şöyle devam etti:
“- Siz bilmiyor musunuz ki Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde Medine’de Küme kuyusundan başka tatlı su yoktu. Bunun üzerine Hz.Peygamber ‘Kim Küme kuyusunu satın alıp vakfederse, cennette mü’minlerin kırbalarıyla beraber kırbacını doldurur’ dedi. Ben o kuyuyu satın aldım. Siz bugün o kuyudan içmekten bile beni menediyorsunuz. Böyle olmadı mı?
“- Evet! Öyledir!” dediler.
“- Kıtlık zamanında orduyu kendi malımdan techiz ettiğimi siz bilmiyor musunuz?”
“- Evet! Öyledir!
“- Hz. Peygamberin mescidi ashaba dar geldiğinde Hz, Peygamberin ‘Kim mescidin yanında bulunan falan ailenin arsasını alıp mescide katarsa cennette ondan daha hayırlısına nâil olacaktır’ dediğini, bunun üzerine benim de orayı, satın alıp mescidde kattığımı bilmiyor musunuz? Oysa siz bugün orada iki rek’at namaz kılmama mâni oluyorsunuz?
“- Evet!”
“- Siz bilmez misiniz, Hz. Peygamber, Mekke’de Sâbir dağının üzerinde bulunduğunda onun beraberinde Ebubekir, Ömer ve ben vardık. O anda taşlar aşağıya yuvarlanacak derecede dağ sallandı. Hz. Peygamber mübarek ayağıyla dağa vurup şöyle dedi: ‘Ey Sâbir dağı! Senin üzerinde bulunan bir peygamber, bir sıddîk ve bir şehiddir’ dedi.
“- Evet! Öyledir” dediler.
Bunun üzerine Hz. Osman (ra):
“- Allahu Ekber! Kabe’nin Rabbine yemin ederim! Bunlar benim şehidliğime dair şahidlik yaptılar” buyurdu.

Hz. Osman’ın (ra) naşı üç gün sonra bir akşam vakti, içlerinde Hz. Ali, Tâlha b. Ubeydullah Zübeyr b. Avvam, Hasan b. Ali, Ebû Cehm b. Huzeyfe ve diğer bir kısım sahabîlerin namazını kılmasıyla Bakî Kabristanı yanındaki çevriğe defnedilebildi.

5. Hz. Osman (ra) Zamanındaki Fitnelerin Başlıca Sebepleri
1. Bu dönemde sahabe neslinin büyük bir çoğunluğunun vefat etmiş olması, yaşayanların çoğunluğunun da kendi köşelerine çekilmeleri. Onların azalması bir cihetle hayrın azalması demekti. Hayırlı insanlar vefat edip sağ olanlar da köşelerine çekilince ortalığı şerli insanlar doldurdu.
2. Fetihlerle hilafet yönetiminin sınırlarının genişlemesi ve kabiliyecilik fikrinin yaygınlaşması. Endülüs’ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniş bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeşitli din ve ırklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardı. Bunlar, mağlup düştükleri İslâm Devleti’ne karşı her fırsatı değerlendirerek baş kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti’ni parçalayıp yok etmek için İslam’ın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduğunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah b. Sebe’dir. İbn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin haklı şikayetlerini kullanarak insanları Hz. Osman’a karşı kışkırtıyordu.
3. Sınırların genişlemesi ile çeşitli düşüncelere, fikirlere ve inançlara sahip insanların İslam devleti içerisinde bulunmaları. Hatta Medine’de dahi bir çok farklı milletlere mensup olan insanlar bulunuyordu.
4. Hz. Osman’ın (ra) yumuşak ve cezalandırmaktan çok affı tercih eden bir halife olması. Kötü niyetlilerin bu durumu istismar etmesini netice verdi.
5. Hz. Osman’ın (ra) akrabalarını büyük memuriyetlere getirmesi. Onun buna yönelmesindeki sebep, Hz. Osman, itimat edeceği insanları yönetime getirmesidir. Bu sebeple mühim yöneticilere kendisine bağlı olan akrabalarını getirmişti. O böyle hareket etmekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Çünkü akrabaları Hz. Osman’a çok bağlılardı ve emirlerine uyuyorlardı. Hz. Osman’ın akrabalarını memuriyete getirmesi, bazı muhaliflerin tpkisine sebep olmuştu.

6. Peygamberimiz (asm) Hz. Osman (ra) Zamanında Fitnelere Maruz Kalacağını Haber Vermişti
Hz. Âişe’den (ra) gelen bir rivayete göre, Peygamberimiz (asm) “Yâ Osman! Durum şu ki: Bir gün gelecek Allah, sana bir gömlek giydirecek. Eğer onu çıkarmaya seni zorlarlarsa, onu onlar lehine çıkarma” buyurmuştu.” ( Mansur Ali Nasıf, Tac, 3: 329; Sünen-i İbn-i Mâce, 1: 41.) Allah’ın giydireceği gömlek “hilâfet” olarak yorumlanmıştır. Nitekim, isyancılar da hilâfet gömleğini ondan çıkarmak için Medine’ye gelmişlerdi; onu hilâfetten hâl’ etmek istiyorlardı. Fakat o, Allah Resûlü’nün bu tavsiyesinden dolayı bâğîlerin dediklerine yanaşmadı.
Hz. Aişe (ra) fitnecilerin Medine’yi işgal ettiği zaman Hac münasebeti ile Mekke’de bulunuyordu. Bu sebeple Medine’deki işgalcilere bu hadisi söyleme fırsatı bulamamıştı.
Fitne doğruay benzeyen yanlıştır. Bu sebeple alimler fitne gelmeden emarelerinden onun fitne olduğunu bilip halkı uyarırlar; ama zahire göre hüküm vern halk da buna inanmazlar ve cahiller fitne gelip yapacağını yapıp gittikten sonra fitneye kapıldıklarını anlarlar. Bunun için Peygamberimiz (asm) “Fitne uykudadır, Allah onu uyandıranlara lanet etsin!” (Suyutî, Fethu’l-Kebir, 2:280.) buyurmuşlardır.

7. İçtihattan Kaynaklanan İlk Muhalefetin Oluşması
Hz. Ali (ra) ilk olarak Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırma problemi ile karşılaştı. Bu meseleyi “Adil” bir şekilde çözüme kavuşturması gerekiyordu. Zira Hz. Osman’a (ra) yakın olan Hz. Muaviye (ra) Hz. Osman’ın (ra) kanlı gömleği ile hanımı Naile’nin kesik parmaklarını Şam’a getirtmiş ve “Halifenin kanını dökenlerden intikam alma yemini ederek Mescidde teşhir etmişti.” (İbnü’l-Esir, el-Kâmil, 3:196.)
Hz. Ali (ra) bu meseleye el attı; ancak katili tanımak, teşhis etmek ve bulmak mümkün olmadı. Naile katilleri tanımadığını ve teşhis edemediğini söyledi. Katil olduğu iddia edilenler ise bunun bir iftira olup böyle bir şeye bulaşmadıklarını söylediler. Asiler de katilleri gizleme konusunda ellerinden geleni yaptılar ve “Hepimiz Osman’ın katiliyiz!” dediler.
Hz. Ali (ra) “Adalet-i Mahza’yı esas alarak “Suç işleyenindir, birisinin hatası ile bir başkası mesul olamaz!” (En’am Suresi, 6: 164; Fatır Suresi, 35:18; Zümer Suresi, 39:7; İsra Suresi, 17:15.) ayeti ile “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir” (Mâide Sûresi: 5:32.) âyetin mânâ-ı işarîsiyle, bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir” diyerek “Adalet-i Mahza”yı esas aldı. Suçu sabit olmaaynı katlederek suçları çoğaltmakla, masumları öldürmekle biz de kâtil oluruz ve bu meseleyi de çözmüş olamayız” dedi.
Hz. Zübeyir (ra) ve Talha (ra) ise ortada bir fiten var ve Medine ve hilafet makamı işgal edilmiş durumda. Hal böyle olunca İslam’ın istikbali tehlikede ve toplumda huzur ve asayişin temini için yüzlerce insan da feda edilse yeridir. Çoğunluğun küllün küllün selâmeti için cüz’i hukulara bakılamaz. Cemaatin selameti için, ferdin hakkını nazara almaz. Bu bir nevi “Ehvenüşşerdir” diye bir nevi adalet-i izafiyenin tatbikini istediler ve Hz. Ali’nin içtihadınan ayrıldılar. (Bediüzzaman, Mektubat, 2005-İstanbul, 15. Mektup, s. 89-90.)
Hz. Ali (ra) ise “Adalet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür” diye zulme asla rıza göstermeyeceğini ifade etti ve bu konuda kararlı olduğunu gösterdi. Yönetimde esas olan adaleti sağlamaktır, bu konudan taviz verilemezdi. İlk üç halifenin uyguladığı “Adalet-i Mahza”yı kendisinin de uygulayacağını söyledi. Hz. Osman’ın (ra) Medine’yi ve kendi evini işgal edenlere karşı zor kullanarak silahla mücadele etmeye müsaade etmemesini delil gösterdi. Hz. Zübeyir (ra) ve Talha’nın (ra) o zaman Hz. Osman’ı (ra) destekleyip şimdi neden bu fikirden vazgeçtikerini sordu. Onlar da “Şimdi adalet-i mahzanın kabil-i tatbik olmadığını ve çok müşkülat bulunduğunu” ifade ettiler. Hz. Zübeyir (ra) ve Talha (ra) adaletin temini, asayişin sağlanması, dinin korunması ve hilafet makamının işgalden ve baskılardan korunması için maslahat gereği “Adalet-i nisbiye” üzerine içtihat ettiler. Bu münakaşa ve içtihat farkı siyasete girdiği için savaşı netice vermiştir.
Bediüzzaman yukarıda özet olarak verdiğimiz hususları izah ettikten sonra meseleyi şöyle bağlar: “Madem sırf lillah için ve İslamiyetin menafii için içtihat edilmiş ve içtihattan muharebe tevellüt etmiş; elbette hem kâtil hem maktul ikisi de ehl-i cennettir, ikisi de ehli sevaptır diyebiliriz.” (Mektubat, 88-89.)
Hz. Ali’yi bu kararlı tutumundan vazgeçiremeyen ve katillerinden bulunmasından ümidini kesen Hz. Zübeyir (ra) ve Talha (ra) Hacca gitmek için izin isteyerek Mekke’ye gittiler. Hz. Aişe (ra) daha önce gittiği için zaten Mekke’de bulunuyordu.
Hz. Ali’nin (ra) azlettiği ve görevinden uzaklaştırdığı valiler yükte hafif pahada ağır servetleri ile Mekke’de toplanmaya başladılar. (İbn-i Esir, el-Kâmil, 3:197; Yakubî, Tarihü’l-Yakubî, Necef-1358, 2: 154-155.) Hz. Ali’nin (ra) azlettiği valiler de buraya gelince Hz Zübeyir ve Talha (ra) kendilerini buradaki muhalefet cephesinin içinde buldular. Siyasetten Hz. Ali’ye muhalif olanlar Hz. Zübeyir, Talha (ra) ve Hz. Aişe’nin (ra) içtihatlarını kendi siyasetlerine alet ederek haklılıklarına delil gösterip muhalefet cephesini genişlettiler. Bu durumu gören ve takip eden Muaviye’ de bundan siyasi bir sonuç elde etmek fikri ile Hz. Ali’ye (ra) biat etmeyi çeşitli bahanelerle sürekli erteledi.
Mekke’de oluşan muhalefetin başına Peygamberimizin hanımı ve mü’minlerin annesi Hz. Aişe’yi (ra) geçirdiler. “Adalet-i İzafiye” yönünde içtihad eden Hz. Zübeyir ve Talha (ra) ile aynı görüşü paylaşan Hz. Aişe’nin (ra) Hz. Ali’ye bu muhalefetini istismar eden Mekke, Basra ve Yemen valileri elde ettikleri servetlerini ortaya koyarak Hz. Ali’nin (ra) hilafetten uzaklaştırılması fikrinde Hz. Aişe, Hz. Zübeyir ve Talha’yı ikna ettiler. Bunu yaparken Hz. Osman’ın katillerinin Kur’ân-ı Kerime göre kısasının yapılması ve dinin hükümlerinin uygulanması namına bunu yaptıklarını iddia ediyorlardı. Yapılan istişarelerde bunun için asker toplanması gerekiyordu ve en uygun yer de Basra idi. Mekke’de toplanan 1000 kişi ile Hz. Aişe (ra) Basra’ya yöneldi. Basrayı ele geçirmek için direnen pek çok müslümanı kılıçtan geçirdiler. Hz. Osman’ın (ra) katilini bulmak için çıktıkları yolda bir kişinin kanına beden pek çok insanın kanına girdiler. (Taberi, Tarih, 3:171; İbn-i Esir, Kâmil, 3:220; A. Cevdet, İslam Tarihi, 3:27.) Hz. Talha’nın daha önce burada valilik yapması Basra halkının onların yanında yer almasına sebep oldu. 9 Aralık 659 tarihinde Hz. Ali (ra) ile yapılan görüşmelerde
Hz. Ali Peygamberimizin bir hadisini hatırlattı: “Hatırlar mısın, bir gün Resûl-i Ekrem’le (asm) birlikte gidiyorduk. Sana rastladık. Resûl-i Ekrem sana, ‘Sen bir gün Ali’yle haksız yere savaşacaksın.’ demişti.” Bu ikazı duyan Hz. Zübeyr hakperestlik gösterdi. Ve şöyle dedi: “Evet, hatırladım. Bunu daha önce hatırlamış olsaydım, yerimden kımıldamazdım. Yemin ederim ki, ben seninle savaşmam!” diyerek oradan ayrıldı. Daha sonra Hz. Âişe’nin yanına gitti, savaştan vazgeçtiğini söyledi. (Üsdü’l-Gabe, 2:199.) Hz. Zübeyir (ra) Hz. Ali’yi haklı bularak savaşmaktan vazgeçti; ancak savaş için hazırlanan valileri, komutanları ve fitneyi çıkaranları ikna edemedi.
Hz. Zübeyr (ra) ordugahtan ayrıldı. “Amr b. Cürmüz” adında bir adam peşine düştü. Hz. Zübeyr bir ara namaza durdu. Bunu fırsat bilen Amr b. Cürmüz, Hz. Zübeyr (ra) tam secdeye varınca kılıcını çıkardı. Büyük sahabiyi şehit etti.
Hz. Talha (ra) ise mücadeleye devam etmis, nihayet Mervan b. Hakem tarafindan şehit edilmiştir. (İbn Hişam, Sire, 1:251; Ibn Sa’d, Tabakat, 3: 224; Ibnü’l-Esir, Kamil, 3: 87.)
Savaşı başlatan münafıklar ve dessaslar bu savaşta yaklaşık 10 bin müslümanın şehit olmasına sebep olmuşlardır. Nihayet Hz. Aişe (ra) esir alınır, kendisine hizmette kusur edilmez. Hz. Ali (ra) kendisi ile konuşur ve “Ey Peygamber hanımları evlerinizde oturun!” (Ahzab Suresi, 33:33.) ayetini hatırlatır. Hz. Aişe (ra) bunun üzerine üzüntüsünden ağlar ve pişman olduğunu ifade eder. Bir daha evinden dışarı çıkmayacağına söz verir. İçtihat hatasından kaynaklanan bu savaşta amaç dini olduğu için İslam alimleri her iki tarafta ölenlerin ve kalplerinden Allah rızası ve dinin yücelmesini isteyerek savaşa katılaların şehit olduğunu ifade ederler. (Taberi, Tarih, 3: 184; Bediüzzaman, Mektubat, 89-90.) Hz. Ali (ra) Hz. Aişe’yi (ra) yanına kardeşini ve korumlarını vererek Medine’ye gönderir. Hz. Aişe (ra) da bu hatasından dolayı hayatının sonuna kadar evinden çıkmayarak pişmanlığını ifade etmiştir. (İbn-i Esir, el-Kamil, 3:265; A. Cevdet, 3:56.)
Hz. Ali (ra) müslümanların kendi aralarında yaptıkları bu savaşta malların ganimet olmayacağı ve hiçbir müslümana esir muamelesi yapılmayacağına hükmeder. Bu içtihadı İslam bilginlerinin takip ettikleri bir usul olarak İslam fıkhının temel bir kuralını oluşturur. Hz. Ali (ra) tüm ganimet mallarını bir yere toplar ve sahiplerine iade eder.

8. Hz. Osman’ın Katilleri Neden Bulunamadı?
Hz. Osman’ın kanına girenler gece karanlığında maskeli olarak evinin arka duvarını delerek içeri girdikleri ve kalabalık oldukları için kimlerin Hz. Osman’ın kanını döktüğü bilinememiştir. Ayrıca diğer isyancılar Hz. Ali’in “Katiller aranızdadır; onları bize teslim edin!” dediği zaman “Biz hepimiz Osman’ın katiliyiz!” diye katilleri korumuşlardır.
İsyancılar ve katiller kendilerini gizlemek için Hz. Osman’ın şehit edenlerin isimlerini hiç alakası olmayanların isimlerini zikrederek gizlemişlerdir. Bunlardan birisi de Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammed’in ismini zikretmeleridir. Halbuki Hz. Aişe (ra) “Sen de mi onların içinde idin?” diye hesaba çektiği zaman yemin ederek kendisinin onlarla beraber olmadığını söylemiştir. Münafıkların ve fitnecilerin ismini kullandığını ifade etti. Zira Muhammed b. Ebubekir asiler safında halifeyi tenkit edenler arasında olmakla beraber bizzat onun kanına girenler içinde değildir. (İbn-i Abdi’l-Berr, İkdu’l-Ferîd, 3:1367.)
Hz. Osman’ın katli anında yanında bulunan hanımı Naile Hz. Ali (ra) tarafından sorguya çekilerek “katilleri tanıyor musun?” dediği zaman “Hiçbirini tanımadığını ve tanıyamadığını itiraf etmiştir.” (M. Şiblî, Asr-ı Saadet, 5:56; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i İslam, 3:7.)
Fesadın sebebi fikirlerin dağılması ve farklı görüşlerin ortaya çıkması, doğru ile yanlışların birbirine karışmasından kaynaklanır. Müfsitler ve münafıklar müslümanların arasına ayrılıkçı fikirleri atarak onları işletip bölerek fesada sebebiyet verirler. Buna “Fitne” denir. Fitne’nin önlenmesi ise fikirlerin doğru bilgilerle ıslah edilmesi ve hak ve hakikatın ortaya kesin bir şekilde çıkarılması ile mümkün olur.
“Sahabeler nazar-ı velayetle müfsitleri neden keşfedemediler? Tâ Hulefa-i Raşidinin üçünün şehadetinin netice verdi? Halbuki, küçük Sahabelere, büyük velilerden daha büyük deniliyor” şeklindeki bir suale Bediüzzaman şöyle cevap verir:
“O hâdisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren birkaç Yahûdî’den ibâret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünki pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle, birbirine zıd ve muhâlif çok cereyânlar ve efkâr karıştı. Bâhusus, bazıların gurûr-u millîleri Hazret-i Ömer’in (ra) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünki onların hem eski dini ibtâl edilmiş. Hem medâr-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrîb edilmiş. İntikamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için “Yahûdî gibi zeki ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet-i ictimâiyeden istifâde ettiler” denilmiş. Demek o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayat-ı ictimâiyeyi ve muhtelif efkârı ıslah ile olurdu. Yoksa bir-iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.” (Mektubat, 84-87.)
Hz. Ali’ye muhalefet edenlerden bazıları yanına gelerek “İlk üç halife zamanında adaletin ve asayişin temini mümkün iken ve onlar adilane idare ettikleri halde siz neden bunda başarılı olamuyorsunuz? Hem siz bizimle istişare etmiyorsunuz? Demek siz yönetim siyasetini bilmiyorsunuz” diyenlere Hz. Ali (ra) “Onlar zamanında ben vardım ve adalete yardımcı oluyordum. Benim zamanımda ise sizin gibi adaleti istemeyen ve yardımcı olmayan, emredilince yapmayan, yol gösterilince gitmeyen insanlar var. Yoksa ben yöneitmin de siyasetin de en alasını biliyorum ve uyguluyorum. Hem ben sizinle neden istişare edecekmişim? Benim istişare edeceğim ehil insanlar var. Hem önümde Allah’ın kitabı ve Resulünün Sünneti var. Ben onlara göre toplumu yönetiyorum. Siz ise benden Allah’ın kitabına ve Resulün sünnetine muhalefet etmemi istiyorsunuz” diye cevap vermiştir.
Muaviye türlü hilebazlıklarla Şam bölgesinde hakimiyet alanını genişlettiğinde İmam Ali’ye “Muaviye siyaseti iyi biliyor, sen ise siyaseti bilmiyorsun” dediler. İmam “Allah’tan korkmasaydım insanlar benim nasıl siyaset bildiğimi görürlerdi” dedi. Çünkü siyaset dedikleri şey, her türlü hilebazlıkla saltanata sahip olmaktan başka bir şey değildi.

9. Saltanatı İsteyen Muhalefetin Harekete Geçmesi ve Dini İstismar ile Siyasetlerine Alet Etmeleri
Hz. Ali’nin (ra) halife seçilmesi ile Emevilerde büyük bir telaşa sebep oldu. Zira Hz. Osman’ın (ra) son döneminde devletin imkanlarını kullanarak çok zengin olmuşlar ve devlette kadrolaşmışlardı. Hz. Ali’in (ra) valileri değiştirmekle işe başlaması daha büyük paniğe sebep oldu. Siyasetten amacın iktidar olmak, iktidar olmak için de her yolu meşru görmek zalim siyasetin bir prensibi olduğu için Emeviler bir araya gelerek bir muhalefet cephesi oluşturmaya başladılar. Yapacakları şey de iktidarın yani Hz. Ali’nin icraatlarını tenkit gözü ile izlemek ve gördükleri en basit bir olumusuzluğu ve memurların herhangi bir hatasını propoganda ile büyütmek, cerbeze ile toplamak ve Hz. Ali’ye mal etmekti. Onlar da bu yolu tercih ettiler. Böylece iktidarın karşısında ilk defa muhalefet cephesi oluşmaya başladı. Böylece ilk üç halifeye olan destek Hz. Ali’ye verilmedi.
Hz. Muaviye (ra) de bir taraftan Hz. Osman’ın (ra) katilinin bulunmamasını Hz. Ali’nin (ra) idarecilikteki zaafına bağlıyor ve o şekilde yorumlamak işine geliyordu. Hz. Osman’ın (ra) kanlı gömleğini ve Naile’nin parmaklarını dolaştırarak Hz. Ali (ra) aleyhine propoganda yapıyor, camileri ve hutbeleri buna alet ediyor, siyaseti camilere sokuyordu. Hz. Ali’nin (ra) Allah’ın emrini çiğnediğini, “Kısas Emrini” tatbik etmediğini, hatta daha ileri giderek katilleri koruduğunu söylüyordu. Artık tüm olumsuzlukların ve hataların suçlusunun Hz. Ali (ra) olduğunu iddia ediyordu. Ona destek verenler de bunu daha da aşırıya götürerek her zeminde Hz. Ali (ra) aleyhine propaganda yapıyorlardı. (Ahmet Akbulut, Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Şekillendiği Kelam Meseleleri, Ankara-1988, (Doktora Tezi) s. 172.)

9.1. Hz. Osman’ı Şehit Edenlerin Kısasının Yapılmasını İstemeleri
Saltanatı isteyen muhalefetin de arkasına sığındığı husus “Kısasın” tatbik edilmemesi meselesidir. Bunların amacı “Adalet-i Mahza”nın veya “Adalelet-i İzafiye”nin tatbikatından çok saltanatı ve ikitidarı ele geçirmek için her şeyden faydalanmak ve “maslahat” adına her nevi hileye başvurmaktı.
Cemel Savaşından sonra Hz. Ali (ra) bütün muhaliflerini bertaraf etti. Ancak kendisine biat etmeyen Şam valisi Hz. Muaviye ve halkı kalmıştı. Hz. Ali (ra) Muaviye’ye mektup göndererek kendisine biat edilmesini istedi. “Yüklenmiş olduğun emirlikten vazgeç ki Müslümanların işi aralarında Şura ile olsun…” (Seyyin Raid, Nehcü’l-Belaga, Haz: A. Gölpınarlı, İstanbul-1990, 309-322.)diyordu.
Hz. Ali’nin (ra) Muaviye’ye gönderdiği elçi Kays b. Sad b. Ubade, Muaviye’ye “Ey Muaviye! Bütün halk gerçekte senin Osman’ın kanını talep etmediğini ve senin saltanat peşinde olduğunu biliyor” (Taberi, Tarih, 3:193.) demişti. Zira hukuken de bir valinin devlet başkanına isyan ederek bir talepte bulunması doğru olmazdı. Hukuken de Hz. Osman’ın varisi değildi. Hz. Osman’ın varisi oğulları idi. Bu cihette de kan davasında bulunmasında haklı değildi. Bundan da Hz. Muaviye’nin dini kullanarak saltanat davasında olduğu açıkça belli oluyordu.
Hz. Muaviye (ra) sıranın kendisine geldiğini bildiği için destek bulmak amacı ile önde gelen sahabelere kendisini haklı çıkaracak mektuplar yazdı, vaatlerde bulundu ve elçiler gönderdi. En çok korktuğu husus da Mısır’dan Kays b. Sad b. Ubade’nin ordu ile gelmesi ve Irak’tan gelecek Halife’nin ordusu ile iki ateş arasında kalması korkusu idi. Bu sebeple Kays b. Ubade’yi yanına çakmeye çalıştı. Bundan başarılı olamayınca çeşitli hileler ve söylentiler çıkararak Kays’ı Hz. Ali’nin gözünden düşürüp kendisine taraf olmuş gibi göstererek azledilmesi için çalıştı ve bunda da başarılı oldu. (Taberi, 3:189; İbn-i Esir, 3: 278.) Böylece Mısır’ı zararsız hale getirdi. Uzun süren bu süreç Muaviye’nin durumunu güçlendirdi. Pek çok vali ve komutanı kendi tarafına çekmeyi başardı.
Nihayet iki ordu Sıffın’de karşı karşıya geldi. Bütün bunlara rağmen Hz. Ali’nin (ra) bütün niyet ve çabası kan dökmemekti. İşi “İstişare” ve “Diplomasi” ile çözmek için çok çalıştı. Komutanlarına “Muaviye ordusu saldırıya geçmeden asla bir ok dahi atmamalarını ve kesinlikle saldırmamalarını istedi. Ancak müdafaa zorunda kaldıkları zaman kendilerini müdafaa için savaşmak zorunda kalılarsa savaşabileceklerini, aksi taktirde Allah’ın emrine karşı gelmiş ve haksız yere müslüman kanı dökmüş olacakları konusunda onları uyardı. Muaviye’nin biat etmesini bekledi. Muaviye ise “Nakarat” gibi iddialarını tekrarlayıp durdu ve kesinlikle anlaşmaya ve uzlaşmaya yanaşmadı. (İbn-i Esir, Kâmil, 3:290 vd, Komisyon, İslam Tarihi, 2:240 vd, A. Cevdet, 3:96.)
Nihayet Muaviye güçlerinin 8 Safer 37 / 26 Temmuz 657 tarihinde başlayan savaş şiddetli bir şekilde 9 Safer 37 / 27 Temmuz 657 Cuma gecesine kadar devam etti. Cuma günü üstünlük Hz. Ali (ra) tarafına geçti. Ordusunun dağıldığını ve bozgunun başladığını gören Hz. Muaviye’nin (ra) komutanı Amr b. As (ra) Muaviye’ye giderek şöyle dedi: “İster misin bir hile yapalım. Bu bizim tarafı birleştirsin, karşı tarafı bölsün” dedi. Muaviye “O nedir?” diyince “Kur’an sayfalarını mızraklarımıza takalım. Aramızda Kur’an hakem olsun!” diyelim. Hz. Ali’nin tarafındaki bir kısım insanlar buna aldanmasa bile dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan olan bir kısım insanlar buna aldanır ve savaşı bırakırlar. Bu durumda biz üstün geliriz. Böylece bozgundan kurtuluruz” dedi. Bu fikir Muaviye’nin çok hoşuna gitti. (İbn-i Esir, Kamil, 3:321; A. Cevdet, 3:112.)
Hemen ordu komutanlarına haber gönderildi. Yanında Kur’an olan Kur’an sayfalarını Mızrakların ucuna takıp kaldırsın ve Hz. Ali’nin askerlerine “Ey Müslümanlar! Irak’ta ve Şamda müslüman kalmadı. Bu savaşta birbirimizi öldürürsek namaz kılacak, dini yaşayacak ve cihada gidecek müslüman kalmaz. Biz sizi Allah’ın kitabına davet ediyoruz. Gelin aramızda Kur’ân’ı hakem kabul edelim. Gelin Allah’ın kitabına uyalım. Savaşmayı bırakalım. Yüce Allah da bize Allah’ın kitabına uymaya davet ediyor. Gelin bu davete icabet edelim!” dediler.
Amr b. Âs’ın bu hilesi Hz. Ali (ra) tarafındaki askerleri ikiye bölmeye yetti. Hz. Ali (ra) “Bu bir hiledir. Savaşa devam edelim. Zafer bizimdir!” dedi ise de “Kur’an’ı hıfzetmiş olan ama ilimden ve siyasetten yoksun olan dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan olanlar “Biz kur’an’a karşı savaşamayız. Aramızda Kur’anın hakem olması daha uygundur” dediler. Bu savaşta maalesef binlerce müslümanın kanı döküldü.
Sonuçta kılıçlar kınına konuldu ve mesele “Kur’an’ın hakemliğine havale edildi. (10 Safer 37 / 28 Temmuz 657.)

9.2. “Kur’ân Hakem Olsun!” Sloganı ile “Hakem Heyetlerinin” Seçimi ve Hakemlik Konusunda Hileye Müracaat Edilmesi
Hakem heyeti ve bu heyete başkanlık edeceklerin tesbiti konusu gündeme geldi. Hz. Muaviye’nin heyete başkanlık edecek olan adayı şüphesiz bu hileyi düşünen Amr b. Âs (ra) idi. Başkası olamazdı. Zira o meseleye dini boyutu ile ele almıyor, siysi amaç için, siyaset ve diplomasi metodu ile dini istismar etmeyi düşünüyordu. Hz. Ali (ra) tarafı ise zaten baştan ikiye ayrılmıştı. Dini siyasete alet ettirmemek, meseleye sadece siyaset ve diplomasi olarak görmek isteyen Hz. Ali (ra) sahabelerin ileri gelenleri ve Ebu’l-Eşter gibi komutanlar ile dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan, Kur’an’ın sadece lafzını ezberkeyip manasından mahrum olan ve ilimden yoksun hafızlar ve abidler grubu.
Hz. Ali (ra) onlara “Bu bir siyasi meseledir. Karşımızda siyaseti bilen ve hileye müracaat eden bir grup var. Onların hilelerine aldanmayacak olan Ebu’l-Eşter’i hakem heyeti başkanı yapalım dedi ise de onlara kabul ettiremedi. Onlar “Bizim kendisinden Kur’an öğrendiğümiz değerli hocamız, alim, fazıl ve abid olan Peygamberimizin sahabesi Ebu Musa el-Eş’âri’yi seçelim. Biz ancak ona razı oluruz” dediler.
Hz. Ali (ra) “Biliyorsunuz Ebu Musa Kufe valisi iken bize muhalefet etti ve emrimize itaat etmedi. Daha sonra zorunlu olarak görevi iade etti. Şimdi de bizim yanımızda değildir. Ondan bize bir fayda gelmez” dedi ise de onlar “Hakemin tarafsız olması daha uygundur. Bu sebeple biz ondan başkasına razı olmayız!” dediler. Hz. Ali (ra) ihtilafın daha da büyümesini önlemek amacı ile bu akılsız guruhun teklifini kabul etmek zorunda kaldı ve Ebu Musa’nın hakemliğini onayladı.
Hz. Muaviye (ra) Hz. Ali’nin hakeminin Ebu Musa olduğunu öğrenince sevindi ve “İşimiz kolaylaştı” dedi. “Neden?” dedikleri zaman “Ebu Musanın ilmi çoktur; ama aklı yoktur!” dedi.
Nihayet her iki taraf 13 Safer / 31 Temmuz’da işi hakemlere ve heyetlere havale ederek Hz. Ali (ra) Kufe’ye ve Hz. Muaviye (ra) Şam’a döndüler. Anlaşmaya göre iki tarafın heyetleri bir araya gelecek ve müzakelerden sonra kararlarını açıklayacaklar ve her iki taraf da buna razı olacaktı. (Julien Welhansen, İslamiyetin İlk Devrinden Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, Çev. F. Işıltan, Ankara-1989 s.2 vd.)

9.3. Fitnenin Mü’minleri Bölmesi, Hakem Olayı ve Harici İsyanının Çıkması
Hz. Ali (ra) Kufe’ye dönünce Kur’an sayfaları yüzünden savaşı bırakıp “Kur’an aramızda hakem olsun” diyenler bu defa da Hz. Ali’yi “Hakem heyetlerini kabul ettiği için” suçlamaya başladılar. Bu defa da onlar “Hüküm yalnız Allah’ındır. (Yusuf Suresi, 12:40.) Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen kâfirdir. (Maide Suresi, 5:44.) Ali Allah’ın hükmünü bırkıp hakemin hükmüne rıza göstererek küfre girmiştir. Biz kulların verdiği hükme razı olmayız. Allah’ın hükmünü bırakıp hakemlerin hükmüne razı olan kafir olur” demeye başladılar.
“Harici” adını alan bu grup Irak ahalisini fitne ve fesada boğdu. Hz. Ali (ra) bunlarla defalarca konuştu. Bir kısmını ikna etti. Hz. Abdullah b. Abbas’ı ve diğer sahabeleri onları ikna etmek ve Kur’ân ayetlerini tevilini anlatmak üzere gönderdi ise de bunlar Hz. Ali’den ayrılarak kendilerine bir “Halife” seçtiler ve Allah için Hz. Ali’yi (ra) tevbeye davet etmeye, tevbe etmezse onula savaşmaya yemin ettiler. (İbn-i Esir, el-Kâmil, 3: 342 vd.) Nitekip Peygamberimiz (asm) Hz. Ali’ye (ra) “Ben Kur’ân’ın tenzili için harbettim; sen tevili için savaşacaksın” (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:244; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3:31,33,82; İbni Hibban, Sahih, 9:46.) buyurmuşlardı. Hadiseler, olaylar ve savaşlar Kur’an-ı Kerimin anlaşılması ve teviline sebep oluyor, bu şekile Kur’ân ahkamı ortaya çıkıyordu. Hz. Ali (ra) bu olaylar ve siyasi hadiseler karşısında Kur’an’ın doğru yorumunu yaparak doğru anlaşılmasına ve uygulanmasına hizmet ediyordu. Ne var ki karşı gruplar anlayışsız, cahil ve kafaları çalışmayan ve aklını kullanmayan radikal gruplardan oluşuyordu. Ne söz ve ne de laf dinlemiyorlardı.
Hz. Ali (ra) heyetlerin görüşmelerini takip etti. Heyetler defalarca bir araya gelerek görüşmelerde bulundular. Hz. Ali’nin (ra) dediği gibi Ebu Musa (ra) Hz. Ali’ye (ra) biat etmede gevşek davranarak, daha sonra da bir müddet tarafsızlığını ilan ederek Hz. Ali’nin hilafetine sıcak bakmıyordu. Amr b. Âs (ra) bundan istifade etmeye çalışıyorduHz. Amr b. Âs (ra) saflığından faydalanmak için Ebu Musa’ya (ra) çok büyük hürmet ve saygı gösteriyor ve onu yanına çekmeye çalışıyordu. Ona Hz. Muaviye’nin hilafete layık olduğunu kabul ettiremeyeceğini anlayınca Hz. Ali’nin de hilafete layık olmadığı konusunda onu ikna etmeye çalıştı ve bunda da başarılı oldu. Nihayet her ikisinin de bu olayların müsebbibi olduğu ve hilafete layık olmadıkları konusunda mutabakata vardılar..
Hakem heyeti bir sene çalışarak görüşmeleri tamamladılar ve 658’de Dumetü’l-Cendel’de bir araya geldiler. Ebu Musa: “Müslümanlar büyük bir savaştan yeni çıktılar. Sana da bana da itimat ettiler. Onları yeni bir savaşın içine atmak doğru değildir. Bu durumda buna sebep olan her ikisini de azledelim. İşi Şura’ya havale edelim. Müslümanlar sevdikleri ve istedikleri birisini halife seçsinler.
Bu teklif Amr’ın çok hoşuna gitti. Zira onun amacı Ali’yi hilafetten uzaklaştırmaktı. Ebu Musa da kendisine bunu teklif ediyordu.
Amr: “Hak ve gerçek senin dediğin gibidir. Ben de senin bu görüşüne katılıyorum ve bu konuda sizinle uzlaşabiliriz” dedi.
Ebu Musa’nın bu düşüncesinde birleştiler. Ancak Amr b. Âs (ra) yine de Muaviye’yi (ra) halife seçmek istiyor ve bu amacını da çok iyi gizliyordu. Amr b. Âs’ın aklına çok iyi bir fikir geldi. Ebu Musa’ya (ra) üzerinde ittifak ettikleri düşünceyi açıklamasını sağlayacaktı. Hemen aldıkları kararı açıklama konusunda Ebu Musa’ya (ra) şöyle dedi:
“- Ya Ebu Musa! Sen yaşça benden daha büyük, ilim ve faziletçe daha ileridesin. Bu nedenle ilk söz hakkı sana aittir. İttifak ettiğimiz ve anlaştığımız bu hususu da ümmete duyurmak sana yakışır.”
Ebu Musa (ra) kalbi ve dili bir olan, hile ve hud’a bilmeyen ve herkesi kendisinden daha iyi olarak düşünen birisiydi. İçindekini gizleyerek diliyle farklı şeyler söylemeye asla tenezzül etmezdi. Tereddüt etmeden bu teklifi kabul etti.
Abdullah b. Abbas (ra) bu işin içinde Amr b. Âs’ın (ra) bir hilesinin bulunabileceğini düşünerek Ebu Musa’yı (ra) uyarma ihtiyacı hissetti ve yanına gelerek “Vallahi, Allah’a yemin ederim ki bu adam seni fevkalade yanıltmış. Şayet ikiniz bu konuda anlaşmış iseniz bırak kararı o açıklasın ve önce o konuşsun. Sen sonra konuşursun. Son söz son cümlede söylenir. Karşındaki siyasi düşünen hilekâr biridir. Ehl-i fazileti tanır ama onların yolunda değildir. Bu nedenle senin samimiyetini ve faziletini istismar edebilir. Olabilir ki senden sonra konuşunca seni tekzip eder ve farklı bir şey söyler” dedi.
Ebu Musa (ra) bu ikaza aldırmadı. Zira o buna ihtimal dahi vermiyordu. “Hayır! Biz bu konuda ittifak ettik. Aksini söylemesi mümkün değildir” dedi. Ebu Musa Hz. Ali’nin bir temsilcisi olarak değil, üçüncü bir taraf gibi hareket ediyordu. (Akbulut, Ahmed, Sahabe Devri Siyasi Meselelerin Kelamî Meselelere Etkisi, İst-1992, s.242.) Bu olayın cereyan ettiği “Dûmetü’l-Cendel”de taraflar adına gözlemci sıfatı ile Abdullah b. Amr, Saad b. Ebi Vakkas (ra) ve Muğîre b. Şûbe de bulunuyordu. Hatta Muğîre “Hakemler anlaşamayacaklar gibi görünüyor” diye fikrini beyan etmişti.
Kararı tebliğ aşamasında Ebu Musa el-Eş’ârî (ra) tarafların ortasında kurulmuş olan bir kürsüye çıktı ve şöyle konuştu:
“-Ey Müslümanlar! Biz sizin bize verdiğiniz yetkiye dayanarak hilafet işini görüştük, konuştuk ve yeniden gözden geçirdik. Müslümanların işlerinin düzelmesi ve başına gelen bu acı felaketin ortadan kaldırılabilmesi için bu konuda anlaştık ve fikir birliğine vardık. Kararımız şudur: “Biz bu olaylara sebebiyet veren Ali’yi ve Muaviye’yi bu görevden azlederek işi Müslümanların şurasına havale edelim. Onlar arzu ettikleri birisini seçsinler. Ben bu karar gereği bana verilen yetkiye dayanarak Ali’yi ve Muaviye’yi görevlerinden azlediyorum. Siz ehil gördüğünüz birisinin üzerinde ittifak ederek onu halife seçsin” dedi.
Ebu Musa (ra) konuşmasını tamamlayıp kararı orada hazır bulunan 800 kişiye duyurdu. Sonra Amr b. Âs (ra) ayağa kaktı ve kürsüye çıktı. Şöyle konuştu:
“-Ey Müslümanlar! Ebu Musa’nın söylediklerini duydunuz. O temsilcisi olduğu zâtı görevinden azletmiştir. Ben de ortak aldığımız karar gereği Ali’yi görevinden azlediyorum. Ancak temsilcisi olduğum Muaviye’yi azletmeyerek yerinde bırakıyorum. Çünkü Muaviye Osman b. Affan’ın velisidir ve hakkını dava etmektedir. Bu sebepler onu hilafete daha ehil ve layık görüyorum” dedi. (Taberi, Tarih, 5:71; İbn-i Saad, Tabakat, 4:257; Dinâverî, el-Ahbâr, 182; Minkârî, Vak’atü’s-Sıffîn, 546.)
Ebu Musa (ra) bu konuşmaya hem şaşırdı hem de çok öfkelendi. Amr b. Âs’a dönerek “Yâ Amr! Bizi aldattın. Allah seni kahretsin beni aldattın. Biz böyle konuşmamıştık. Sen büyük bir günaha girdin. Sen tıpkı üzerine yürüsen de bıraksan da dilini çıkarıp soluyan köpek gibisin” (A’raf, 7:176) dedi ve kamçısı ile Amr’a vurdu ve “Keşke elimde bir kılıç olsaydı da sana vursaydım!” dedi. Amr b. Âs (ra) da ona “Sen de sırtına kitap yüklenen ve içinden ne olduğunu bilmeyen merkep gibisin” (Cuma, 62:5) diye cevap verdi.” (Taberi, Tarih, 5:71.) Bu konuşmaları duyan Abdullah b. Ömer (ra) da “Bu ümmetin idaresi kimlere bırakılmış? Biri yaptığının helal mi haram mı olduğuna aldırmayan, diğeri de ne yaptığını bilmeyen biri…” demek zorunda kaldı.
Hz. Ali’nin temsilcileri bu durumda şoke oldular. Karara hile karıştığını ve bu nedenle geçerliliğinin olmayacağını ifade ettiler. Abdullah b. Abbas (ra) Ebu Musa’ya “Ben sana demedim mi, bu adam hilekârdır. Dikkatli ol dedim. Ama senin bir günahın yoktur. Asıl günah seni bu işe getirenlerindir” dedi.
Ebu Musa (ra) son derece mahcubiyet içindeydi. “Bu adam bana hile yaptı, beni aldattı ve sözünden döndü, ben ne yapabilirim” diye mazeret beyanında bulundu ve kendisini savunmak istedi; ama durum ortadaydı. Bu sonuca kendi akılsızlığı ve söz dinlememesi sebebiyet vermişti. Abdullah b. Ömer (ra) ve Abdullah b. Ebubekir (ra) “Keşke Ebu Musa bir gün önce ölmüş olsaydı!” diye hayıflandılar.
Bundan sonra ortalık karıştı. İhtilaf çözülmek şöyle dursun daha da karmaşık bir hal almıştı. Hz. Ali (ra) taraftarlarının üzerine büyük bir karamsarlık hâkim olurken Muaviye (ra) taraftarları zafer kazanmış gibi seviniyorlardı. Bundan sonra taraftarlar kendi yerlerine döndüler. Amr b. Âs (ra) ve beraberindekiler Şam’a Muaviye’nin yanına giderek halifeliğini tebrik ettiler.
Abdullah b. Abbas (ra) Kadı Şüreyh ve beraberindekiler de Kûfe’ye döndüler. Ebu Musa el-Eş’ârî mahcubiyetinden Hz. Ali (ra) ile görüşmekten kaçındı. Kendisine hiç gözükmeden doğru Mekke’ye gitti ve mahcubiyetinden vefatına kadar bir daha da Mekke dışına çıkmadı. (Taberi, Tarih, 5:71; İbn-i Saad, Tabakat, 4:257; Dinâverî, Ahbâr, 183; Minkârî, 546.)
Hz. Ali (ra) haklı olarak bu sonuca itiraz etti. Bunun Allah’ın kitabına, hükmüne ve peygamberin sünnetine aykırı olduğunu söyledi. “Kabul edilemez bir karardır” dedi ama sonuç değişmedi. “Tahkim” hadisesi Müslümanlar arasındaki siyasi probleme çözüm getirmek yerine mevcut çıkmazın daha da derinleşmesine ve yaranın kangren olmasına sebebiyet vermiştir. Hz. Muaviye (ra) savaş meydanındaki mağlubiyeti politik zemine kaydırarak kendisine göre zafer kazanmıştır.
Tahkim hadisesinden sonra isyankâr ve halifeyi tanımayan Muaviye’nin (ra) tavrı farklı bir boyut kazanarak siyasi mücadele ile hilafeti ve idareyi ele geçirme şekline dönüşmüştür. Bundan sonra Muaviye’nin (ra) hükümeti güçlenmeye, Hz. Ali’nin hükümeti ise zayıflamaya başlamıştır.
Nihayet H. 17 Ramazan 40 / M. 20 Ocak 661 tarihinde İbn-i Mülcem el-Hâricî tarafından şehit edilmesinden sonra Muaviye’nin işi daha da kolaylaştı.

9.4. Hilafet ve Meliklik Mefhumlarının Birbirine Zıddıyeti
Hz. Muaviye’nin (ra) Hz. Hasan’la (ra) anlaşarak kendi vefatından sonra hilafetin tekrar Hz. Hasan’a verilmesi konusunda anlaştıktan sonra müslümanların birliğini sağladı. Ancak Hz. Hasan’ın zehirlenerek şehit edilmesinden sonra, Hz. Hasan’ın vefatını bahane ederek oğlu Yezid’i veliaht ilan etti ve onun için halktan biat alarak “Hilafeti” “Mülke” dönüştürdü. (H. 41 / M. 661) Bu İslam Tarihinin dönüm noktasıdır. Muaviye de kendisine “Melik” denen ilk halifedir. Bu konuda kendisi şöyle demiştir: “Allah Ebubekir’e rahmet etsin. O dünya nimetlerini aramadı. Dünya Ömer’i aradı; ama o dünya nimetlerini aramadı. Osman dünyayı istedi ve dünya ona erişti. Ama biz dünyaya belimize kadar gömüldük. Vallahi bu şüphesiz mülktür ve Allah onu bizim elimize verdi.”
Hz. Ömer (ra) bir gün sahabelerden Selman-ı Farisi’ye (ra): “Ben halife miyim, melik miyim?” diye sorar. Selmân-ı Farisi (ra) da: “Eğer sen müslümanlardan bir dirhem veya daha az bir miktar toplayacak ve bunu hakkı olmayan bir yere harcıyacak olursan, sen meliksin, halife değilsin. İnsanlara hizmet etmek yerine insanları kendine hizmet ettiriyor ve onları zora sokuyorsan yine sen halife değil meliksin. Ama Allah’a şükür sen melik değil, halifesin.” der. Bu bakımdan Hz. Ömer’e etrafında bulunanlar: “Sen melik değil; Resulullah’ın halifesisin ve Emire’l-Mü’minînsin” demişlerdir (İbn Sa’d, Tabakat, 3: 306-7; Yusuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 2: 632.) Abdullah b. Ömer (ra) de ümmetin seçerek topluca bey’at etmediği kimseye halife demenin doğru olamayacağını bildirmiştir (Tecrid-i Sarih Tercümesi, 7:175.)
Hilafet şûra esasına dayanır. Yani halife müslümanların istişâresi ve seçimi (bey’at) sonucunda işbaşına gelir. Saltanatta ise buna yer yoktur. Saltanat babadan oğula geçen bir hak olarak kabul edilir. Bundan dolayı halife kendi başına karar vermeyen, meşveretle hareket eden ve Şura’nın kararlarını uygulamaya koyarak takip eden halkın iradesi ve kendisine geçici hakimiyet verilen seçilmiş kişidir.
İbn Hazm; hilâfetin verâsete dayanmayacağını söyler ve İslam’ın soya dayanan saltanatı tanımadığını şöyle belirtir: “Müslümanlar arasındaki imamette verasetin câiz olmadığını Râfızîler dışında kabul etmeyen yoktur. Onlar hem erginlik yaşına gelmemiş kimsenin imam olabileceğini kabul ederler, hem de bu konuda veraseti câiz görürler” (Ibn Hazm, el-Fisal, 4: 166; M. Ebu Zehra, Islâm’da Fıkhî Mezhebler Tarihi, 4: 73.)
Buna göre halîfe, her türlü tasarrufu adalet ölçüleri içerisinde yapar. Amacı da “Adalet-i Mahza”yı sağlamak, insanların hak ve hürriyetlerini sağlamak, bir insanın hakkını tüm insanlık için de feda ettirmemektir. Meliklik öyle değildir. Yani sultan ve hanedan için her şey feda edilir, devlet için her şey feda edilir. Saltanatta başkanlık verasetle geçer, halifelik makamlarla ise şûra (seçim) ile gelinir.
Hz. Peygamber (asm) halifeliğin melikliğe dönüşmesi halinde kötü yönde pek büyük olayların meydana geleceğini, kıyameti andıran büyük olayların yaşanacağını anlatmıştır. “Benden sonra hilafet otuz senedir. Sonra ısırıcı bir saltanat gelir” (Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ebû Dâvûd, Cihâd, 35; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4:273.) buyurarak saltanatın ve melikliğin ısırıcı olduğunu ifade etmiştir.
Hilafet “Seyyidü’l-kavme hâdimühüm” yani “Halkın efendisi ona hizmet edendir” (Aclunî, Keşfu’l-Hafa, Lübnan-1997, 1:409. H. No:1513.) hadisine göre “Ümmetî Ümmetî” diye ümmetini, yani toplumu ve insanı düşünerek ona hizmet etme mesleğidir. Meliklik ise hanedanın topluma hakimiyetini sağlamak için toplumu kendisine hizmetkar etmektir. hilafette yönetici halkı memnun etmeye çalışır, meliklik ve saltanatta ise halk idarecileri memnun etmeye çalışır. Hilafette yönetici halktan korkar. Meliklikte ise halk meliklerden ve yöneticilerden korkar. Halifeler halka hesap verir, padişahlar ve melikler ise halka hesap sorarlar. Halife meşveretle hareket eder, şuranın kararlaının sözcüsü ve takipçisidir. Melikler ve hükümdarlar ise kendi iradeleri ile karar verirler, memurlar ve halk onun iradesine uymak zorundadırlar. Aksi taktirde suç işlemiş ve ihanet etmiş olurlar. Bundan dolayı da melikler, krallar iradelerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahiptirler ve bunda bir sınırlandırma da olmadığı için idam cezası da verse haklıdır, padişahın iradesini tartışmak ve adil değildir demek dahi suçtur ve tenkit eden hain ilan edilir ve cezalandırılır.
İslâm hukukçuları “hilâfet” terimini, genellikle Hz. Peygamber’in (asm) yerine geçmek anlamına kullanmışlardır. “Gerçekte hilâfet, şeriatı Allah’tan tebliğ eden Peygamber’in yerine geçip dini korumak ve dünya işlerini de düzene sokmak” (İbn Haldun, Mukaddime, 191) demektir; en yüksek başkanlık ve amme velayetidir; dini koruma ve dünya işlerini düzenleme makamıdır. Bu makama getirilene halife adı verilir. Halifenin görevi “Adaleti” sağlamaktır. Adalet ise insanların hürriyetleri temin etmek, haklarını korumak ve güvenliklerini sağlamakla sağlanır. Hukuk karşısında herkes eşittir ve hukukun üstünlüğünü sağlamak halifenin birinci vazifesidir.
Kur’ân-ı Kerim melikî yönetimlerin temelinin zulme dayalı olduğunu belirtir, firavun ve Nemrud’un yönetiminin meliklik olduğunu ifade eder ve bazı, zâlim meliklerden de söz eder: “Arkalarında her sağlam gemiyi zorla alan bir melik vardı” (Kehf Suresi, 18:79.) ayeti bunu ifade eder.
Özellikle ilk müslümanlar, böyle bir yönetim biçimini kesinlikle kabul edemez, içlerine sindiremezlerdi. Çünkü Kur’an-ı Kerim, bu tür “melikî” düzenlere Firavun gibi kişileri örnek göstererek onlardan nefret ettirdiği gibi; “Şüphesiz, melikler bir itlkeye girdiklerinde oraya ifsâd ederler, o ülke halkının aziz olanlarını zelîl ederler. Evet, onlar böyle yaparlar…” (Neml Suresi, 27: 34.) ayetiyle de genel olarak melikler hakkındaki olumsuz hükmünü belirtmektedir.
Görülüyor ki Kur’ân-ı Kerim, Kisraların, Kayserlerin, Firavunların yönetim biçimini gayet açık bir dille eleştirmekte ve reddetmektedir. Bu ruh ile yetişen ilk müslüman nesil bu tür yönetim şekillerine karşı oldukça hassas idi; onlar İslâmî yönetimin melikliğe dönüşmemesi için büyük bir özen gösteriyorlardı. (M. Ziyauddin er-Reyyis, en-Nazariyyatu’s-Siyasiyyeti’l-İslâmiyye, Kahire-1979, s. 114 vd.)
Hz. Peygamber (asm) halifeliğin melikliğe dönüşmesi halinde kötü yönde pek büyük olayların meydana geleceğini, kıyameti andıran büyük olayların yaşanacağını anlatmıştır. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 35)
Peygamberimiz (asm) “Hilâfet, ümmetim arasında otuz yıl devam edecektir. Bundan sonra melikliğe denilecektir.” Bu da şöyle yorumlanmıştır: “Ebubekir’in halifeliği iki yıl, Ömer’in on, Osman’ın on iki, Ali’nin beş sene altı ay ve Hz. Hasan’ın altı aylık halifelik sürelerinin toplamı, otuz yıl etmektedir” (Ebu Davud, Sünne, 8: Tirmizî, Fiten, 49.) Saadettin-i Taftâzânî bu hadise dayanarak Muaviye’nin (ra) ve ondan sonra gelenlerin halife sayılamayacaklarını, bunların emir veya hükümdar (kral) olabileceklerini söylemektedir. Ancak Ömer b. Abdülaziz-i Emevî, Mehdi-i Abbasî gibi bazı kimselerin Raşid halifelerin yolunu takip etmişler ve şura ile hareket ederek adil bir yönetim sergilemişlerdir. Dolayısıyla hadisle anlatılmak istenen şey, kâmil bir halifeliğin bazen olacağı, bazan da bulunmayacağı hususudur. (Taftâzânî, Şerhu’l-Akâid, s. 180.)
Yüce Allah, Hz. Davud’a (as) kendisini yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona: “İnsanlar arasında hak ile hükmetmeyi” (Sad Suresi, 38: 26) emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin insanlara İmam kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise “Bu ahdinin zalimler hakkında sözkonusu olmayacağını” (Bakara Suresi, 2: 214). bildirmiştir. Yani, zalim her ne kadar yönetici olsa da halife unvanına asla layık olamıyacaktır.
O halde halifelik, her alanda bütün açıklığıyla adaleti sağlamak demektir. Her insan kendi dünyasında ve ailesinde ve sorumlu olduğu makamda adaleti tesis etmek ve adaletle hükmetmekle yükümlü bir halifedir. Bu sebeple yeryüzünde tasarrufa memur bir halife olarak yaratılmıştır. (Bakara Suresi, 2:30.) Bütün insanlar bununla görevlidirler. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istenmeyen toplum da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, Allah’ın yeryüzündeki halifelerinin kendi hür iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife bu emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır (Nisa Suresi, 4: 58.)
Hz. Hasan, Muâviye’den sonra halîfeliğe kendisi geçmek şartıyla feragatte bulunmuştu. Ancak bir süre sonra Hz. Hasan’ın vefatıyla, Muâviye’nin kendisinden sonra oğlu Yezid’i veliahd tayin edip, onun için hayattayken bey’at alması, Râşid Halîfeler dönemine son vermiş oldu. Artık nebevî hilâfetin yerini meliklik (krallık) almış oluyordu. Bu durum böylece sonuna kadar devam etti; devlet başkanlığı belirli ailelerin tekelinde kalmış oldu. Zaman zaman başa geçen bazı yöneticiler âdil uygulamalarda bulundular; Şeriât hükümlerinin dışına çıktıkları halde kendi uygulamalarını haklı göstermek için “Adalet-i İzafiye” ve “Maslahat-ı Vataniye” diye pek çok zulümlerini dinin kendilerine verdiği yetki görerek meşru kabul ettiler ve aldıkları fetvalarla bunu topluma da kabul ettirdiler. Bu arada İslâm’a aykırı bir sürü iş yapıldı. Devlet eliyle yapılan İslâm’a aykırı bu uygulamalar, zamanla arttı; bazan da azaldı. Fakat günahkârlıklarına rağmen bu yöneticiler, İslâm dışı bir düzeni arzulamış veya bütünüyle İslâm’a aykırı hükümler getirmiş değildirler.
İlk olarak halifeliğin tartışılabilir ölçüler içerisinde bile olsa, melikliğe veya saltanata dönüşmesi, elbette ki İslâm’dan önemli bir sapmadır. Siyasî hayatta başlayan bu sapmalar artmış ve bunlar yakın bir tarihte kelimenin tam anlamıyla İslâm toplumunun “hilafet anlayışının değişmesi” ile sonuçlanmıştır.

9. 5. Hz. Ali’nin Dini Siyasete Alet Ettirmeme Çabaları
Hz. Ali (ra) zamanında gayet muhtelif kavimlerin müslüman olması ve birbirine karışması ve muhtelif fikir ve görüşlerin ortaya çıkması ile daha sonra inkişaf eden ve sistemleşen yetmiş üç fırkanin fikirlerinin esaslarını taşıyan o kavimler ve fikir sahiplerinin ortaya çıktığı zamanda Hz. Ali (ra) gibi ilim ve fazilet sahibi, harikulade cesaret ve ferasetle hareket eden, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi hürmetli ve kuvvetli birisi lazım idi ki dayanabilsin ve İslam’dan taviz vermesin. Evet dayandı. Peygamberimizin (asm) haber verdiği gibi “Yâ Ali! Ben Kur’ân’ın tenzili için harb ettim; sen tevili için harb edeceksin” (Tirmizi, Sünen, 5: 635, Hadis No: 3715; Heysemi, Zevaid, 6:244.) buyurduğu gibi Kur’ân-ı Kerimin doğru anlaşılması için savaşmak zorunda kalmıştır. (Mektubat, 171-172.)
Hz. Ali’nin (ra) mümaşaatsız, başkasına boyun eğmeyen, maslahat için taviz vermeyen, pervasız, zâhidâne, kahramanâne ve müstağniyane tavrı ve alemde şöhret bulan şecaat ve kahramanlığı ile “dinde müdahane yoktur” diye “Adalet-i mahza” üzere hareket etmesi ve siyasetin gereğiidir diye “maslahat” için dinin en ufak bir meselesinden taviz vermemesi, doğruluktan ayrılmayıp hile yoluna sapmaması, “en büyük hile doğruluktur” diye doğruluktan ayrılmaması tüm zamanlarda müslümanlar için örnek ve takip edilecek bir usul ortaya koymuş ve dini siyasete alet ve tabi kılmamış, siyaseti dinin emrine sokmaya çalışmıştır. (Mektubat, s. 171.)
Muhalifinde olanlar ise kendi amaçlarını gerçekleştirmek ve fikirlerini kabul ettirmek için dini ve dinin prensiplerini kendi düşüncelerine alet etmiş, bunun için tevil yolunu takip etmişlerdir. Dine uymak yerine dinin meselelerini kendi anlayışlarına ve fikirlerine ve siyasi emellerine alet ve tabi yapmışlardır. Böylece dini siyasete alet eden “Siyasal İslam” anlayışı ortaya çıkmıştır.
Hz. Ali (ra) adalet-i mahzayı esas edip, Şeyheyn [Hz. Ebubekkir ve Ömer (ra)] zamanındaki gibi o esas üzere gitmek için içtihad etmiş. (Mektubat, 88.) “Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi üptal edilmez. Bir fetr dahi umumun selameti için feda edilmez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde, hak haktır; küçüğüne, büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selameti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez” (Maide Suresi, 5:32; Mektubat, 89.) demiştir.
Muhalifleri ise “Küllün selameti için, cüz’ü feda eder; cemaat için ferdin hakkını nazara almaz. “Ehven-i Şer” diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.” (Mektubat, 89.) Hz. Ali’ye (ra) muhalefet edenler “Şeyheyn zamanındaki (İlk iki halife dönemi) saffet-i İslamiye adalet-i mahzaya müsait idi; fakat mürûr-u zamanla İslamiyetleri zayıf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkil olduğundan “ehven-i şerri ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye üzerine içtihat ettiler. Münakaşa-i İçtihadiye siyasete girdiği için, muharebeyi intaç etmiştir. (Mektubat, 88.)
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Hz. Ali’nin (ra) “Adalet-i Mahza” anlayışının günümüz demokratik yönetimlerinde uygulama alanı bulduğunu ve uygulanmasının kolaylaştığını ve günümüzde siyasi ve sosyal hayattaki anarşi ve kargaşanın önlenerek asayiş ve huzurun sağlanmasının ancak Kur’ân-ı Kerimin “Adalet-i Mahza” anlayışının uygulanması ile mümkün olabileceğini yaşadığı dönemin demokrat yönetimine hatırlatmıştır. Adnan Menderes’e yazdığı bir mektubunda özetle şu hususları hatırlatır:
“İslamiyetin pek çok kanun-i esasisinden birisi “Velâ teziru vâziretün vizra uhrâ” (En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.) ayet-i kerimesinin hakikatidir ki “Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mesul olamaz.” Halbuki, şimdiki siyaset-i hâzırada particilik taraftarlığıyla, bir câninin yüzünden pek çok mâsumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden taraftarları veyahut akrabaları dahi şenî gıybetler ve tezyifler edilip, birtek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. ….” Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, mâsumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.”
Bediüzzaman anarşi ve terörü önlemenin yolunun ancak suçluyu bulup cezalandırmak, birinin suçunu başkasına yıkmamak ve düşmanlıkları çoğaltmamak, yani adalet-i mahza ile mümkün olacağını ifade ediyor. Bunun için “Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun-u esâsîden geliyor. Meselâ, bir hanede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esasîsi ile, o mâsumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım; tâ ki mâsum çıkıncaya kadar.
İşte bu kanun-u esasî-i Kur’ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dahiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhînin celbine vesile olur. Madem Cenâb-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur’ân-ı Hakîmin bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.
İslâmiyetin ikinci bir kanun-u esasîsi: Şu hadîs-i şeriftir: “Seyyidü’l-kavme hadimühüm” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463.) hakikatiyle, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil… Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin zafiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir tahakküm ve mütekebbirane bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet, adalet olmaz, esasiyle de bozulur. Ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin. Belki nefsanî haksızlıklara vesile olur.
Şimdi, Adnan Menderes gibi, “İslâmiyetin ve dînin icaplarını yerine getireceğiz” diye ve mezkûr iki kanun-u esasîye karşı muhalefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvetle halkları aldatmak ve ecnebîlerin müdahalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kanun-u esasîye muhalif olarak, bir câni yüzünden kırk mâsumu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdad-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hâkimiyet suretinde rüşvet vererek, dindar hürriyetperverlere hücum ediliyor.
İkinci hücum da: İslâmiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp, evvelkisi gibi, bir câni yüzünden yüz mâsumun hakkını çiğneyebilen, zahiren bir milliyetçilik ve hakikatte ırkçılık damarıyla hem hürriyetperver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sair unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem biçare Türkler aleyhine, hem Demokratın takip ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enaniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli fâideden bin defa daha ziyade hakikî kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acip tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor. …
Üçüncüsü: İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyeye dair bir kanun-u esasîsi dahi, bu hadis-i şerifin; Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan bina gibidir.” (Buharî, Salât, 88; Edeb, 36; Mezâlim, 5; Müslim, Birr, 65; Tirmizî, Birr, 18; Neseî, Zekât, 67; Müsned, 4:405, 409.) hakikatıdır. Yani, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı, dahildeki adâveti unutmak ve tam tesanüd etmektir. Hattâ en bedevî tâifeler dahi bu kanun-u esasînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o taife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri halde, o dahildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def oluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfuruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dahildeki tarafgirane fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhalifine melek yardım etse lânet edecek gibi hâdisâtlar görünüyor. Hattâ, bir sâlih âlim, fikr-i siyasîsine muhalif bir büyük sâlih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği; ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve taraftar olduğu için hararetle senâ ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi, otuz beş seneden beri siyaseti terkettim.
Hem şimdi birisi, hem Ramazan-ı Şerife, hem şeâir-i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayeti yaptığı vakit muhaliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü. Halbuki, küfre rıza küfür olduğu gibi; dalâlete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalâlettir. Bu acip halin sırrını gördüm ki, kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mâzur göstermek damarıyla muhaliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha câni görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi, içtimaî ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir suikast hükmündedir.
Daha yazacaktım, fakat bu üç nokta-i esasiyeyi şimdilik dindar hürriyetperverlere beyan etmekle iktifa ediyorum.
Said Nursî (Emirdağ Lahikası, İstabul-2011, s. 759-764.)

9. 6. Hz. Muaviye’nin Çözümü Saltanatta Olduğunu İddia Etmesi ve Saltanata Geçmesi
Hz. Ali’nin (ra) “Adalet-i Mahza” üzere içtihadına Hz. Aişe, Zübeyir ve Talha (ra ecmain) “Şeyheyn zamanındaki (İlk iki halife dönemi) saffet-i İslamiye adalet-i mahzaya müsait idi; fakat mürûr-u zamanla İslamiyetleri zayıf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkil olduğundan “ehven-i şerri ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye üzerine içtihat ettiler ve “Küllün selameti için, cüz feda edilir; cemaat için ferdin hakkını nazara almamışlardır. “Ehven-i Şer” diye bir nevi adalet-i izafiye yapmaya çalışmışlardır. (Mektubat, 89.)
Hz. Muaviye (ra) bu içtihat farkından çıkan sonucun şözüm üretmediğini, işi daha da karmaşık hale getirdiğini görmüş, Hz. Osman’ın katillerinin de bu karmaşa ve fikir ayrılıkları ile siyasi çekişme ve taraftarlık sonucu bulunamadığını görerek bu durumdan ancak devleti saltanatla güçlendirerek devletin gücü ile ihtilafları ortadan kaldırmak mümkün olabileceği konusunda ısrarcı olmuştur.
Devlette gücü dağıtmak yerine tek bir elde toplayarak farklı görüş ve düşünceleri baskı yoluyla önlenebileceğini iddia etmiştir. Bu ve benzeri sebeplerle Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) arasındaki savaş “Hilafet ile Saltanat” mücadelesi olmuştur. Hz. Muaviye dinin zaafa uğradığını, dini güçlendirmek için devleti güçlendirmek gerektiği tezini ortaya atarak bunu savunmuştur. Böylece Hz. Muaviye devleti esas almış ve dini ikinci sıraya bırakmıştır. Bu sebeple devleti güçlendirmek, gücü tek elde toplamak için siyaseten kendilerini mecbur bilerek azimeti bırakıp ruhsatı tercih ettiler. Devlet saltanatla güçlenirse devletin gücü ve baskısı ile din korunur ve daha da güçlenir zannettiler ve hataya düştüler. (Mektubat, 90.)
Hz. Ali (ra) ise muhtelif kavimlerin islama girmesi ve farklı din ve zihniyetteki insanların müslüman olması ile kendi fikir ve düşüncelerini İslam’a sokarak imanda zaafiyete, dini anlayışta yanlışa düşerek iman, ibadet ve ahireti ikinci plana attıklarını görerek “ahkam-ı dini ve hakaık-ı islamiyeyi ve ahireti esas tutup saltanatın bir kısım kanunlarını onlara feda ediyordu.” (Mektubat, 90) Yani, toplumu düzeltmek için devletin baskısını kullanmak yerine dinin iman, ibadet, zühd ve takva yönünü güçlendirmek için toplumu irşad etmek ve yanlış düşünceleri düzeltmek gerektiğini müdafaa ediyordu.
Zira Bediüzzaman’ın tespit ettiği gibi “O hâdisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren birkaç Yahûdî’den ibâret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünki pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle, birbirine zıd ve muhâlif çok cereyânlar ve efkâr karıştı. Bâhusus, bazıların gurûr-u millîleri Hazret-i Ömer’in (ra) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünki onların hem eski dini ibtâl edilmiş. Hem medâr-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrîb edilmiş. İntikamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için “Yahûdî gibi zeki ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet-i ictimâiyeden istifâde ettiler” denilmiş. Demek o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayat-ı ictimâiyeyi ve muhtelif efkârı ıslah ile olurdu. Yoksa bir-iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.” (Mektubat, 84-87.)
Muhtelif efkarı düzeltmek ancak “Eğitim ve İrşad” yoluyla mümkün olurdu. Çünkü devletin siyaseti öncelikli olursa “İman, ibadet, ahlak ve hukuk” ikinci derecede kalır. Toplumda “zühd ve takva” olmazsa yöneticiler, yani devlet “hak ve adaleti” sağlayamazdı. Adalet namına zulüm, ıslah adına fesat daha da yaygınlaşırdı ve öyle de oldu.
Zaman ve zemin ve o zamanın efkarı Muaviye’nin devlet anlayışına güç verdi ve hilafet saltanata dönüştü; ama istenen adalet ve hakkaniyet sağlanamadığı gibi dinde, inançta zafiyet, ahlaksızlık, zulüm ve ibadetten uzaklaşma artarak devam etti. Devletin gücü de bunları sağlamada başarılı olamadı, bilakis fesadın ve zulmün ve “Fırak-ı Dâlle” denilen yanlış anlayışların, mezheplerin ve gruplaşmaların artmasına sebep oldu. Bu yönü ile Hz. Ali’nin (ra) ne kadar isabetle hareket ettiği ve içtihadında isabet ettiği daha iyi anlaşılmış oldu.

10. Hz. Ali’nin (ra) Takip Ettiği Siyaset ve Yönetim Metodu
Hz. Ali (ra) Peygamberimizden aldığı eğitim ve emir gereği (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:244; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3:31,33,82; İbni Hibban, Sahih, 9:46.) Kur’ân-ı Kerimin tevili, yani doğru anlaşılması ve ahkamının doğru şekilde uygulanması için elinden geleni yaptı. Öncelikli olarak toplumda yaygın olan yanlış düşünce ve fikirlerin ıslahına yönelik çalışmalar yapılması gereğinin üzerinde durdu. Takip ettiği siyaset ve stratejiyi maddeler halinde sıralayalım.

1. Adalet-i Mahza’nın tatbikine çalışması
Toplumun çıkarı ve selameti için ferdin hukukunun çiğnenmesine müsaade etmedi. Hz. Osman’ın katilini bulup, suçunu tespit ettikten sonra cezalandırılması gerektiğini savundu. Gerçek suçlu yerine masumları cezalandırma yoluna gitmedi. Kur’ân-ı Kerimin emri olan “Suç işleyenindir. Birinin hatası ile bir başkası cezalandırılmaz” prensibini uyguladı.
“Adalet-i mahza ile adalet-i izafiye’nin izahı şudur: “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesad çıkarmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Maide Suresi, 5: 32.) Ayetin mana-i işarisi ile bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir ferd dahi umumun selameti için feda edilemez. Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde, hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selameti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka meseledir.
Adalet-i izafiye ise, küllün selameti için cüz’ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. “Ehvenü’ş-şer” diye, bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise adalet-i izafiye gidilmez; gidilse, zulümdür. İşte İmam-ı Ali Radiyallahu Anh, adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanında gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilafet-i İslamiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise, “kabil-i tatbik değil, çok müşkülatı var” diye, adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbap ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir. …
Hz. İmam-ı Ali’nin Vaka-i Sıffin’de Hz. Hz.Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani Hz. İmam-ı Ali ahkam-ı dini, hakaik-i İslamiyeyi ve ahireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hz. Hz.Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslamiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset aleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler. …
Daha sonra ise Yezid devleti “Unsuriyet” ve milliyet üzerine bina ettiler. “Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hakim, milletdaşını tercih eder, adalet etmez.” (Mektubat, s. 91 vd.) Bundan dolayı zulüm ve haksızlık yayıldı. Ama ne var ki yöneticiler kendilerini haklı bulup icraatlarını dine dayandırdıklarını iddia etmişler ve kendilerini din ile özdeşleştirerek kendilerine karşı olanları dine karşı olmakla suçlamışlardır.

2. Din ve Vicdan, İlim ve Fikir Hürriyetini Savunması
İslam’ı Tüm inananların dini olarak görmesi ve dini kendi inhisarına almaması. Hz. Ali (ra) kendisi gibi düşünmeyenleri İslam’a karşı olmakla suçlamadı ve İslamiyeti kendi tekeline almadı. Hürriyet içinde farklı görüşlerin de olabileceğini kabul etti.
Hariciler kendisini suçlayarak “Sen hakemi kabul etmekle Allah’ın hükmüni reddetmiş ve küfre girmiş oluyorsun” demelerine mukabil onları dinden çıkmakla ve küfürle itham etmedi. Hatta kendisine gelen ve “Ya Ali! Peygamberimiz (asm) ‘Bir müslümana kafir diyen kendisi küfre düşer’ (Buhari, Edeb, 73; Müslim, İman, 111.) buyurdular. Bu durumda sana kafir diyenleri biz de küfürle itham edebilir miyiz?” dedikleri zaman ‘Hayır! Onlar bize isyan eden din kardeşlerimizdir’ buyurarak İslamiyet ve iman cihetinde kardeş olduklarını kabul etti; ancak anlayışlarının ve siyasetlerinin yanlış olduğunu ifade etti.
Hariciler ile konuştu ve onlara tam bir “İnanç ve Fikir Hürriyeti” verdi. “Sizler dilediğiniz gibi inanır, bu fikirlerinizi istediğiniz gibi yayabilirsiniz. Ancak can yakar, kan döker, cana, mala ve namusa tecavüz ederseniz sizi hukuk ve adalet namına cezalandırırım” dedi. Tecavüz olmamak, asayişi ihalal etmemek şartı ile tam bir hürriyet verdi. Ama onlar mala ve cana zarar verdiler, tecavüz ettiler ve savaş açtılar, Hz. Ali (ra) da raiyetinin hukukunu korumak için hukuk namına onlarla savaşmak zorunda kaldı.
Muhalifleri ise din namına ve hukuk adına değil, adalet ve hakkaniyet adına değil, sırf siyaset hesabına kendi fikirlerine ve siyasetlerine karşı olanları aynı zamanda İslam’a ve Kur’an’ın ahkamına karşı olmakla suçladılar ve dini kendi siyasetlerine alet ettiler.

3. Saltanat Yerine Hilafeti Korumayı Tercih Etmesi
Saltanatın amacı iktidara gelmek ve iktidarı devam ettirmektir. İktidarın devamı için her yol meşrudur. Önemli olan iktidarı koruma başarısıdır. Hz. Muaviye (ra) iktidarı elde edebilmek için her yola başvurabileceğini açıkça ifade ediyordu. “Yükselmek ve büyük mevkilere erişmek için gayret ve çabanızı arttırınız ki muradınıza vasıl olasınız. Nitekim ben ehil olmadığım halde, himmet ve gayret göstererek muradıma vasıl oldum ve istediğimi elde ettim” diyordu.
İktidarının meşruluğunu zorla ve savaşla elde eden Hz. Muaviye fiilen bir melik idi. İktidarı elde ediş ve iktidarda kalış sürecinde meydana gelen olaylar, Hz. Muaviye’nin ve sonraki Emevi hükümdarlarının İslam halifeliğinin gerektirdiği niteliklere sahip olmadıklarını ortaya koymaktadır.
Hz. Ali (ra) ise siyasetin merhametsiz düsturları yerine ahkam-ı dini, hakaık-ı islamiyeyi ve ahireti esas alıyor, doğruluktan ve adaletten ayrılmıyor, hile ve hud’aya sapmıyordu. “Doğruluk yolunda ölümü tercih ediyordu.” Azimetle amel ediyor, ruhsatlara tabi olmuyordu. (Mektubat, 84-85.)

4. Dini ve İslam’ı, Kur’an-ı Kerimi Kendisine Siper ve Siyasetine Alet Etmemesi
Hz. Ali (ra) “Din dünya işlerine alet olmaz” diyordu. Dinin amacı uhrevi saadet idi ve dünyaya ikinci derecede bakıyordu. Dünyevi maksatlar dinden istenilse dindeki ihlas kırılır ve ibadet de makbul olmaz. Dine ve imana, Kur’an’a zarar gelmemesi için Kur’an-ı Kerimi kendisine siper edinmiyordu. Bediüzzaman Kur’an’ın siper yapılmasını şöyle anlatır: “Yani, çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur’ân’ı başına siper eder. Başına gelen zarar Kur’ân’a geldiği gibi, Risale-i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper istimal edilmemeli…” (Kastamonu Lâhikası, İstanbul-2011, s. 382.)
Muhalifleri ise Kur’an’ı kendilerine siper ediyorlardı. Sıffin Savaşında Hz. Ali’nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Hz. Amr bin el-Âs (ra) Şamlı askerlere “Her kimin yanında Mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın” diye mağlubiyetlerini önlemek ve Hz. Ali’nin (ra) ordusunda ikilik çıkarmak için Kur’anı kendilerine siper edinmiş ve arkasına sığınarak amaçlarına alet etmişlerdir.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri yöneticilerin dini korumaları gerektiğini ısrarla vurgular ve “Elinde kur’an olanın zayıf düşeceği zaman güçlüye uzatarak himayesine davet etmesi ve Kur’anı yere düşürmemesi gerektiğini” belirtir. (Eski Said Dönemi Eserleri, İstanbul-2009, Sünuhat, s. 498.)

5. Hz. Ali (ra) Dini Öne Çıkarıyor, Müminleri Allah’ın kitabına ve Resulünün Sünnetine Davet Ediyor, Kendisine Bağlı Fanatik Grubun Oluşmasına İzin Vermiyordu
Hz. Muaviye (ra) ise gerek siyasi makamından aldığı güçle, gerekse menfaat dağıtımı ile, gerekse siyasi vaatleri ile kendisine bağlı fanatik büyük bir kitle meydana getirmişti. Onlar dini amaçtan çok dünyevi amaçla, siyasi gayelerle Hz. Muaviye’ye (ra) bağlılıklarını gösteriyorlardı. Ayrıca ordusunun rahatına ve donanımına özen gösteriyor ve onlara yüksek maaşlar veriyordu.
Aynı şekilde Hakem Olayında Hz. Ali’nin (ra) mağlubiyetine sebep olan husus da yine Hz. Ebu Musa el-Eş’arî’nin (ra) Kur’an ve ilim öğrettiği talebelerinden kendisine bağlı fanatik büyük bir kitleyi oluşturmuş olması idi. Hz. Ali’nin (ra) yanında bulunun bu kesim Ebu Musa el-Eş’âri’nin (ra) hakem olması için Hz. Ali’ye (ra) büyük bir baskı uygulamış ve başarılı da olmuşlardı.

6. Siyasi Maslahatlara ve Siyasi Başarıya Önem Vermemesi
Hz. Ali (ra) dine zarar verecek siyasi başarılara önem vermiyor ve kendisine siyasi maslahat gereği tavizkar tutum sergilemesini isteyenlerin fikirlerine değer vermiyordu. Arapların Siyasi Dahi” olarak isimlendirdiği “Muğire b. Şube” Hz. Ali’ye (ra) “Emevi valileri görevden almaması ve zaman kazanması konusundaki tavsiyelerine kulak vermemiş ve “halkın malını israf eden ve şikayet konusu olanlara müsamaha gösterilemeyeceğini” ifade etmişti. Muğire de Hz. Ali’ye (ra) destek olması gerekirken siyasi maslahatları takip eden ve başarıya odaklanan Hz. Muaviye’nin yanına gitmeyi kendi siyasetine uygun bularak Hz. Ali’nin (ra) yanından ayrılmıştı.
Hz. Muaviye (ra) ise Amr b. Âs, Muğire b. Şube ve Ziyad b. Ebih’i çeşitli vaatlerle ve dünyevi makamları teklif ederek yanına çekmiş ve güçlü muhalifleri sadık birer hizmetkara dönüştürmeyi becermiştir.

7. Dinin Ahkamını Tavizsiz Uygulaması
Hz. Ali (ra) Peygamberimizin (asm) “Kızım Fatıma da olsa suç işleyene gereken cezayı uygularım” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Hudûd, 8-9; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, 4: 477-478.) prensibinden asla şaşmamıştır. Hakkında şikayet olan valileri ve görevlilere anında ceza vermiş ve adaleti sağlamıştır.
Hz. Muaviye (ra) ise Şeriatın hükümlerini idarecilerine uygulamayarak onları korumuştur. Basra valilerinden Abdullah İbn Amr b. Gaylan kendisine taş atan bir adamı yakalatarak elini kestirdi. Eli kesilen adam valiyi Hz. Muaviye’ye şikayet etti. Adalet bekleyen adamın aldığı karşılık, “Elinin diyetini Beytülmal’den öderim ama, valimi kesinlikle cezalandıramam” oldu. (İbnül-Esir, el-Kamil, 3: 248; İbn Kesîr, el-Bidaye, 8: 71.) Bundan cesaret alan Hz. Muaviye’nin bir başka valisi Ziyad b. Ebih, Kufe’de, camide taş atarak kendisini protesto eden otuz kişinin ellerini hiç tereddüt etmeden kestirdi. Maalesef mazlumların adalet için başvurabilecekleri bir merci kalmamıştı. (Taberi, 4: 65; İbnül-Esîr, el-Kamil, 3: 228.) Devleti güçlendirmek için yöneticileri toplum üzerinde baskıcı ve korkutucu yönetime yönlendirmiş, bundan da istibdat doğmuştur.
Hz. Muaviye, valilerini o zamanki yasalardan üstün sayıyordu. Valilerinden Ziyad b. Ebih ve Büsr b. Ertat’ın yaptıkları katliamlar ve zulümler tarihçilerce oldukça yer verilen konulardandır. Hz. Muaviye ise bu zulümlere sessiz kalıyordu. Hz. Muaviye’nin Basra valiliğine getirdiği Ziyad b. Ebih, Irak’ta haksız yere binlerce insanı öldürttü. Hz. Muaviye’nin komutanlarından Büsr İbni Ertat, Mekke, Medine ve Yemen’de zalimce icraatleriyle ortalığa dehşet saçtı.

8. Siyasi Propogandaya Başvurmaması
Hz. Ali (ra) dini siyasetin aleti olmaktan uzak tuttuğu gibi muhaliflerini ezmek ve halkın gözünden düşürmek ve kendisine taraftar toplamak içi siyasi propoganda metoduna da başvurmamıştır. Muhaliflerinin aleyhine konuşmamış, sadece siyaseten ve dinen yanlış yaptığını ve haksız olduklarını söylemiştir.
Muhalifleri ise Hz. Ali (ra) aleyhine yoğun bir propaganda faaliyeti sergilemişlerdir. Hz. Osman’ın (ra) kanlı gömleğini ve hanımı Naile’nin olay sırasında kılıç darbesi ile kesilen parmaklarını, fitnenin sebepleri olarak afişe edilen isimleri Şam halkına ve diğer yerlerde camileri kullanarak aleyhte propoganda yaptırmış ve halkı galeyana getirmek için insafsızca kullanmışlardır.
Bunun için ayrıca şair ve hatiplerden istifade ettirmiş ve bununla ilgili şiirler yazdırılıp okutulmuş ve hitabeler yapılmıştır. Ferazdak ve Ahtal gibi şairleri görevlendirmiştir. Hz. Muaviye b. Ebî Süfyan (ra) ayrıca muhaliflerini sindirmek maksadıyla, hitabet yeteneğiyle birleştirdiği tehdit ve gözdağı yöntemini de etkili bir şekilde kullanmıştır.
Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki “istibdadın kuvveti olan cehil ve vahşet, her taraftan yardım ederek istibdada yardımcı olmuş ve hilafet saltanata ınkılab etmiştir. (ESDE, Münazarat, s. 221.)

Sonuca Yaklaşırken
İslam’da esas olan tevhid ve adalettir. Peygamberimiz (asm) insanları önce Allah’ın birliğine inanmaya, sonra Allah’a itatte ve ibadete davet etti. Sonra aileden başlayarak sosyal ve siyasi hayatta adaleti hakim kılmaya davet etti. Düşmanlara da dostlara da adaletli davranmayı emretti. Müslüman ne düşmanlık duygusu ve ne de dostluk ve muhabbet duygusu ile hareket ederek haksızlık yapmayacak, adaletsizlikte bulunmayacaktır. Allah’ın emri ve Resulünün sünneti budur. Ama ne ki müslümanlar Peygamberimizden sonra Tevhid inancını korudukları halde adalet konusunda doğru bir dınav vermediler. Devletin bekası ve toplumun menfaati adına, maslahat gereği kendilerini haklı bularak adaletsiz tutumlarını meşruşlaştırarak pek çok zulüm ve haksızlıklara sebep oldular.
Hz. Ali (ra) ise maslahatı değil adaleti esas almıştı. O “Bin kez zulme uğrasanız da bir kez zulüm yapmayın” diyordu. O hilafetini korumak için kimseye haksız yere makam, mevki, para dağıtmıyor adaletten ayrılanın haktan da ayrılacağını söylüyordu. Şam’da adil bir yönetim ortaya koymayan Muaviye’yi (ra) maslahat için görevde tutmasını söyleyenlere, Muaviye gibi adil bir yönetim ortaya koymayan birini, maslahat adına görevde tutmanın adalete uygun düşmeyeceğini söylüyordu.
Hz. Muaviye (ra) türlü hilelerle Şam bölgesinde hakimiyet alanını genişlettiğinde İmam Ali’ye (ra) “Muaviye siyaseti iyi biliyor, sen ise siyaseti bilmiyorsun” dediklerinde Hz. Ali (ra) “Allah’tan korkmasaydım insanlar benim nasıl siyaset bildiğimi görürlerdi” demiştir. Zira o siyaseti de Allah rızasına uygun adaleti ayakta tutmak için yapıyordu.
Tarih boyunca Müslümanlar Hz. Ali’nin (ra) adalet anlayışını değil, Muaviye’nin maslahat anlayışını tercih ettiler. Maslahat adına adaletsizliklerine İslami kılıf bulduklarını zannettiler. Saltanatlarını korumak adına çocuklarını, kardeşlerini katlettiler. Kur’an “masum bir insanı öldürmek bütün bir insanlığı öldürmektir” derken, maslahat adına, masumlar katledildi, insanların mallarına el konuldu, düşüncelerinden dolayı insanlar işten atıldı, ekmeğinden edildi ama haksızlıklara adalet adına karşı çıkılmadı. Çünkü devletin ya da yöneticilerin maslahatı her zaman adaletin üzerinde görüldü.

Çözüm ve Sonuç
“İnsan Hak ve Hürriyetlerinin” “Siyasi ve Sosyal Hürriyetlerin” en geniş anlamda kabul görüldüğü ve “Demokrasi”nin gereği olarak kabul edildiği dünyamızda devletin bekası ve maslahat gereği hak ve hürriyetleri kısıtlamak anarşi ve terörün artmasını sağlamaktan başka bir fayda temin etmeyeceğini bilmemiz lazım. Hz. Ömer (ra) ve Hz. Ali’nin (ra) meşru kabul ettiği “Muhalefet” unsurunu meşru bir “muvazene-i adalet unsuru” olarak görmeli, fikrî ve siyasi hürriyeti tanımalı, hürriyeti de kendimiz için değil, muhalefet için savunmalıyız.
Bu konuda söz sahibi asrımızın alimi, imanı ve Kur’anın müfessir-i hakikisi olan Bediüzzaman’ın çözümlerini şöyle sıralamak mümkündür:

Birincisi: Muhalefeti meşru bir muvazene-i adalet unsuru olarak kabul etmektir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Her hükümette muhalifler bulunur. Yalnız fikren muhalefet bir suç olmaz. Hükümet ele bakar, kalbe bakmaz” (Şualar, İstanbul-2005, s. 607.) buyurarak her hükümette muhalefetin bulunabileceğini, bunun tarihi, sosyal ve siyasi bir gerçek olduğunu ifade etmiştir.
Ayrıca hürriyetleri tatmış ve değerini anlamış olan zamanımızda “hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikri ve fikren ve ilmen muhalefeti memleketten ve hükümetlerden kaldırmak” mümkün olmadığı sürece hükümetin icraatına muhalefet edenleri suçlayanların “hakikat, hak ve adalet mahkemesinde dehşetli suçlu olacaklarını” (Şualar, 674.) ifade eder.
Bediüzzaman “Her hükümette muhalifler bulunur. Âsayişe ve emniyete ilişmemek şartıyla herkes vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir metodu, bir fikri ile mesul olamaz.” (Şualar, 738.) dedikten sonra Hz. Ömer (ra) zamanında ve her İlsam ülkesinde bu milletin dinine ve kutsî rejimlerine muhalif, zıt ve muteriz Yahudi ve Hristiyanlardan muhalifler olduğu halde hiçbir zaman mahkeme ve kanununlarıyla onlara o cihette ilişmemiştir.
“Muhalefet hiçbir hükümette bir suç sayılmıyor.” Hem Hz. Ömer (ra) ve Hz. Ali (ra) zamanında halifeler bir âdi Hristiyanla ve Yahudi ile mahkemede eşit şartlarda muhakeme olmuşlar ve hüküm aleyhlerine cari olmuştur. Mahkemeler hiçbir cereyana âlet olamaz, hiçbir tarafgirlik içine giremez ki Halife-i Ruy-i Zemin, âdi bir kâfirle muhakeme olmuşlar. (Şualar, 739.)
Bediüzzaman muhalefeti bu şekilde meşru kabul ediyor ve sonucu şöyle bağlar: “Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhâlefet, hiçbir hükûmette suç sayılmaz; bilâkis, muhâlefet meşrû ve samîmi bir muvâzene-i adâlet unsurudur.” (Tarihçe-i Hayat, İstanbul-2006, İsparta Hayatı, s. 999.)

İkincisi: Kur’an-ı Kerimin bize emrettiği “Adalet-i Mahza”yı sosyal ve siyasi hayatımıza hakim kılmalıyız. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Birisinin cinayeti ile başkaları, akraba ve dostları mesul olamaz” (En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.) ayeti ile “Suç işleyenindir” buyuruyor.
“Halbuki, şimdiki siyaset-i hâzırada particilik taraftarlığıyla, bir câninin yüzünden pek çok mâsumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden taraftarları veyahut akrabaları dahi şenî gıybetler ve tezyifler edilip, birtek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. …
Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, mâsumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır.
Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun-u esâsîden geliyor.
Meselâ, bir hanede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esasîsi ile, o mâsumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım-tâ ki mâsum çıkıncaya kadar.
İşte bu kanun-u esasî-i Kur’ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dahiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhînin celbine vesile olur.” (Emirdağ Lâhikası, 760.)

Üçüncüsü: İslâmiyetin ikinci bir kanun-u esasîsi olan “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463.) hadis-i şerifini esas alarak memuriyeti millete hizmet aracı yapmaktır.
Evet, “Memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil… Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin zafiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet, adalet olmaz, esasiyle de bozulur. Ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur.” (Emirdağ Lahikası, 761.)

Dördüncüsü: “Mü’minler kardeştir” (Hucurat Suresi, 49:10.) ayet-i kerimesini esas alarak mü’minler arasındaki iman kardeşliğini tesis etmek gerekir. “Birinin hatası ile başkasını suçlamadan” müslümanlar arasındaki iman kardeşliğini esas alarak bu kardeşlik çerçevesinde aralarında uhuvvet ve muhabbeti tesis etmek, Allah için birbirlerini sevmelerini sağlamaktır. Aralarına nifak ve şikak tohumları atmak değil, birbirine düşman etmek değil, dost ve kardeş olmaları için ihtilafa sebep olan hususlarda aralarını bulmak sevgi ve muhabbetle birleştirmek Allah’ın emridir. Siyasiler de “Particilik” ile aralarına düşmanlık sokmaktan uzak durup “hizmet” ederek sevgi ve muhabbetlerini kazanmaları gerekir.
Bütün bunlar ancak “Hürriyet” ortamında “Hürriyetçi Demokrasi”yi ülkeye hakim kılmakla mümkün olacaktır. Zira demokrasinin gereği hürriyet, meşveret ve hukukun üstünlüğü ile, hukuku herkese eşit uygulayarak adaleti tesis eden, millete hizmeti esas alan bir sistemdir. Hür muhalefet de ancak demokrasilerde vardır. Değerli bir siyasinin tespiti ile “İktidar her yerde vardır; iktidarı meşru ve demokratik yapan hür muhalefetin bulunmasıdır.” Hür muhalefet yoksa, ülkeye korku ve kaygılar hakim ise orada hürriyetten ve adaletten bahsetmek imkansızdır.
İşte bu sebeple Bediüzzaman “Demokratların iktidarda kalması için” (Emirdağ Lahikası, 812-813.) mücadele etmiş ve Demokratlara destek olmuştur. Kur’an’ın yukarıda geçen kanun-i esasileri olan adalet-i mahza, hürriyet, meşveret, halka hizmet (Emirdağ Lahikası, 747.) gibi prensiplerini sosyal ve siyasi hayata hakim kıldıkları için onlara “Dindar Demokrat” (Emirdağ Lahikası, 765.) demiş ve hizmetlerini alkışlamıştır. “Demokrat namında hamiyetli Ahrarlar, yani hürriyetperverler …. istibdad-ı mutlakı kaldırıp hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklar” (Emirdağ Lahikası, 520.) demiş ve daima onlara dua ettiğini söylemiştir.

 

 

M. ALİ KAYA

(312)

REM

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir