ANASAYFA TEZLER CEVŞEN-İ KEBİR’İN SIHHATİ – KIYMET VE FAZİLETİ
CEVŞEN-İ KEBİR’İN SIHHATİ – KIYMET VE FAZİLETİ

CEVŞEN-İ KEBİR’İN SIHHATİ – KIYMET VE FAZİLETİ

72.71K
0

Risale-i Nur Enstitüsü

Giriş:

Cevşen zırh anlamında Farsça bir kelimedir. Ehl-i Beyt kaynaklarından Musa Kâzım, Cafer-i Sadık, Muhammed Bakır, Zeynelabidin ve Hüseyin b. Ali (ra) ve Hz. Ali (ra) tarıkıyla Peygamberimizden (asm) rivayet edildiği için Farsça “Cevşen” ve Arapça “Kebir” terkibi ile “Cevşenü’l-Kebir” ismi ile rivayet edilmiştir.[1]

Cevşen her bölümü Allah’ın isminden on tanesini ihtiva eden 100 bölümden ibaret uzun bir duadır. Her kırk ismin başında “Allahım bu isimlerin hürmetine Senden istiyorum.” ifadesi vardır. Sonunda da “Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim El-Aman El-Aman, bize eman ver, bizi dünyanın  afetlerinden ve cehennem azabından koru!” diye cehennemden ve kişiyi cehenneme götürecek her nevi kötülükten ve günahtan Allah’a sığınılır.

Özellikle Şii kaynaklarda Cevşen’e Ehl-i Beytten rivayet edilen kıymetli dua olarak çok değer verilmiş, çeşitli dua mecmuaları içinde basılmıştır. Muhammed Bakır el- Meclisî, Muhammed Necef el-Kirmanî el- Meşhedî ve Habibullah b. Ali Meded es-Savecî el-Kâşânî gibi alimler tarafından şerhleri ve izahları yapılmıştır. Özellikle Kerbelâ ve Meşhed’de Kadir Gecesi gibi mübarek gecelerde toplu halde okunmaktadır.

Ahmed Ziyadeddin Gümüşhanevî hazretleri Peygamberimizden (asm) günümüze Sahabenin, İslam bilginlerinin ve Meşayıh denilen tasavvuf büyüklerinin evrad ve ezkârlarını, İmam Şazeli’nin, Şah-ı Nakşibendinin ve Muhiddin-i Arabi’inin dualarını ve evradlarını “Mecmuatu’l-Ahzab” adı altında  toplamıştır. Cevşenu’l-Kebir de bu eserin üçüncü cildindedir.[2]

Cevşenü’l-Kebir’in bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde ne zaman yazıldığı ve kim tarafından yazıldığı bilinmeyen bir nüshası vardır.[3]

Mecmuatu’l-Ahzab’da analtıldığına göre Peygamberimiz (asm) Uhut Savaşında üzerinde zırhı olduğu halde küffarın hücumuna maruz kalmış ve zırhın bir parçası peygamberimizin (asm) çenesine batmıştı ve Uhut Dağına doğru gitmekteydi. Hava çok sıcaktı ve peygamberimiz (asm) zırhın da ağırılığı ve yaralı haliyle sıkıntı içindeydi. Cebrail (as) geldi ve “Allah Sana selam ediyor. Zırhı çıkarsın ve bu duayı okusun! Bu duayı okur ve üzerinde taşırsa zırhtan daha büyük tesiri olur.” dedi. Her zaman ümmetini düşünen peygamberimiz (asm) “Bu duanın tesiri yalnız bana mı mahsus, yoksa ümmetime de şamil mi?” diye sordu. Cebrail (as) “Ya Resulallah! Bu dua Cenab-ı Allah’ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını da Allah’tan başkası takdir edemez.”[4] buyurdu.

Cebrail’in (as) getirdiği bu dua ile peygamberimiz (asm) zırhı çıkardı ve bu duayı kalbinde yazılı buldu ve okudu. Daha sonra Hz. Ali’ye (ra) yazdırdı. Hz. Ali (ra) da yazarak Hz. Hüseyin’e (ra) öğretti ve ondan rivayet edilerek zamanımıza kadar geldi.

Cevşen’in Kütüb-ü Sitte’de olmaması onun sahih kaynaklardan gelmediği anlamına gelmez.  Zira “Cevşen yaklaşık 20 sahifelik bir bir duadır. Bu nedenle Kütüb-ü Sittede de diğer sahih hadis kitaplarında değil, müstakil bir kitap olarak zamanımıza gelmiştir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur ve olması gereken de budur. Genellikle amelî hükümleri içeren hadislerin mecmuaları olan “Kütüb-ü Sitte” de bulunması gerekmez; çünkü hüküm içremez feyizli bir münacat ve Allah’ın zikrini ihtiva eden tefekkürî bir duadır.

 

  1. Cevşen’e Neden İtiraz Edilmektedir?

Cevşeni Hz. Peygamberden (asm) gelen bir rivayet olarak kabul etmeyenler onun uzun bir dua olduğu için ezberlenmesi kolay olmayacağını ve kısa hadisler gibi hafızada tutulması mümkün olmayacağını söylüyorlar. Çünkü bu 20 sahifelik metin elbette bir defa okunmakla ve işitilmekle hafızada tutulmaz ve ezber rivayet edilmez.

İtirazın sebebi meseleyi bilmemekten ve yanlış anlayıp yorumlamaktan kaynaklanmaktadır. Sanki peygamberimizin (asm) zamanında yazı yoktu, ilim yoktu ve alim yoktu, herkes koyu bir cehalet içinde zannedilmektedir. Şurası bir gerçektir ki “Cehalet, bilmemek değil, yanlış bilmektir.” Ebu Cehil üç dil bilen ve Arapların diplomatı olarak Bizans, İran, yeman ve Habeşistan ile ticari ve diplomatik anlaşmalar yapan birisiydi. Ancak peygamberimizin (asm) getirdiği “İman, hak ve hakikate karşı kör ve sağır olduğu, karşı çıkıp itiraz ettiği için kendisine cehaletin babası anlamında “Ebu Cehil” denildi.

Peygamberimiz (asm) zamanında yazı vardı, okur yazar da vardı ve ilim sahibi Tevratın şerh ve izahlarını bir deve yükü yapan Beniisrail’in alimleri de vardı. Ancak Araplar putlara taptıkları için okumaya yazmaya ve kitaba önem vermiyorlardı. Peygamberimiz (asm) “Oku!”[5] emrinin gereği olarak okumayı, “Nuna, Kaleme ve Kalemin yazdığı satırlara yemin olsun!”[6] diye başlayan “Kalem Suresi” nazil olduktan sonra “Okuma-Yazma” seferberliği başlattı ve müslüman olan herkesi okuma yamaya teşvik etti. Zira Kur’an okunarak ve yazılarak öğrenilecek ve korunacaktı. Ancak Hz. Cebrail’den (as) Kur’anı öğrenen ve tüm kainat kitabını okuyarak bilgi sahibi olan peygamberimizin elbette bilmeyenlerin öğrenmek için harleri ve sembolleri kullanarak bilgi sahibi olmasına ihtiyacı yoktu. Hem ilahi vahyi ancak Allah’tan aldığından okuma yazma öğrenemesi yasaklanmıştı, ta ki vahye bir şüphe gelmesin ve biri çıkıp ta “Muhammed benden öğrendi ve falan kitaptan aldı” diyemesinler.

Bu nedenle Peygamberimiz (asm) zamanında yazı vardı. Kur’an-ı Kerimi yazan kırka yakın  “Vahiy Katipleri” bulunuyordu. Peygamberimiz (asm) Mekke döneminde “Benden Kur’andan başka bir şey yazmayınız!”[7] ferman buyurmuştu. Zira o zaman Kur’anın peygamberimizin (asm) sözleri ile karışma imkanı vardı. Ancak Medine döneminde peygamberimiz (asm) yazıya müsaade etti. Çünkü artık Kur’an ile peygamberimizin (asm) diğer sözlerinin karışma ihtimali ortadan kalktı ve sahebeler ilim sahibi oldular. Bu nedenle “İlmi yazı ile kaydedin!”[8] ferman etti. Bizzat kendisi valilere mektuplar gönderdi, onların sorularına cevaplar verdi ve mesela zekat ahkamına ait nisap miktarlarını yazarak “Genelge” şeklinde gönderdi. Hz. Ali’nin (ra) “Ahkama ait hadisleri” topladığı bir tomar sahifesi vardı ve yanından ayırmazdı.

Peygamberimizin (asm) “Benden duyduklarınızı yazınız, zira bu ağızdan hak sözden başkası çıkmaz.”[9] buyurduktan sonra Ebu Hureyre, Said b. Cübeyr, Abdullah bin Amr bin As, Semure bin Cündeb, Sa’d bin Ubâde, Hz. Ali, Abdullah bin Ömer ve daha pek çok sahabe (radıyallahü anhüm) gibi pek çok sahabe hadisleri yazmaya başlamışlardır. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Ebu Hüreyre’nin (ra) hadis sahifesini, bulmuş ve neşretmiştir. Eser, “Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmam ibni Münebbih” ismi ile Türkçeye de çevrilmiştir. Hamidullah hoca bununla “Hadisler Resûlullahtan (sav) iki veya üç yüz sene sonra yazılmıştır.” diyerek hadis kitaplarını nazardan düşürmeye çalışanlara güzel bir cevap vermiştir.[10]

Uhut Savaşının son dakikalarında Hz. Cebrail’in (as) getirdiği Cevşen’i peygamberimiz (asm) Allah’ın hıfzı ile hafızasına aldı, zırhı çıkarıp okudu. Zaten bu duayı okuduktan sonra Allah’ın yardımı ve duanın bereketi ile müslümanlar dağılmışken müşrikler toplanıp müslümaların üzerin hücum edemediler. Normalde bozulan müslümanları dağıtıp imha etme ve Medine’ye girme imkanları da vardı çünkü müslümanların çoğu savaşamayacak derecede yaralı idiler.

Şurası unutulmamalıdır ki demir zırh ile insanı koruyan Allah’tır. Öyle ise Allah “Cevşen Duası” ile “Bin bir ismini sayarak onların hürmetine kendisini korumasını isteyeni” demir zırh giymeden de koruyabilir ve korumuştur. Bu duanın bereketine pek çok bela ve musibetten de en önemlisi ve insanın en mühüm meselesi olan Cehenenmeden koruyacaktır. Zira Allah kendisinden isteyene veren ve kendisine sığınanı koruyandır. Cevşenin ise sadece dua değil, duanın ve sığınmanın dışında “Marifetullah” ve “Tefekküri İbadet” ile  insan ruhunu ve kalbinin terakki ve tekamülüne bakan mühüm bir yönü vardır. İzahı gelecektir. Bu nedenle Cevşeni okumanın ayrı bir özelliği ve güzelliği vardır.

 

  1. Cevşenü’l-Kebir Marifetullah Dersi ve Tefekküri Bir İbadettir

Bediüzzaman Said Nursi hazetleri “Dua ubudiyetin ruhudur.” buyurur. Bu nedenle dua sadece arzu ve isteklerimizi Allah’tan istemek şeklindeki basit anlayışı kabul etmez. Dua ve münacatlar “Tefekküre dayanan bir ibadet olup okuyanın imanını artırmaya, Marifetullah denen Allah’ı tanıma, bilme ve ona manen yakınlaşmaya bir vasıta” olarak görür. Bu konuda en güzel dua ve münacat peygamberimizden (asm) bize gelen “Cevşenü’l-Kebir” münacatıdır. Bu nedenle “Cevşenü’l-Kebir” duası mü’minlerin imanlarını takviye etmek, yüce Allah’ı  binbir ismi ile tanıtmak ve kainatta bu isimlerinin tecellilerini öğretmek bakımından emsalsiz bir münacattır. Tefekküri bir ibadet ve marifetullaha ait yüksek bir ilimdir.

Bediüzzaman Risale-i Nurun “Tevhidi” ispat eden yüksek ilmi hakikatlerinin “Kur’andan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen’den feyiz alan ve tevellüt eden yüksek ilmi hakikatleri içine aldığını ve bir nevi Cevşenin şerh ve izahı olduğunu anlatır. Kastamonu Lahikası’nda Cevşen’in kâinatı baştan başa nurlandırdığı, zulümat karanlıklarını dağıttığı, gafletleri, tabiatları parça parça ettiği ifade edilir. “Ehl-i dalaletin boğulduğu en son ve en geniş kâinat perdelerinin arkasında envar-ı tevhidi gösteriyor”[11] buyurur. Risale-i Nur’un önemli bir risalesi olan “Münacat Risalesi”nin sonunu “Kur’ân’dan ve Cevşenü’l-Kebir’den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak Rabb-i Rahimimin dergahına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur’ân’ı ve Cevşenü’l-Kebir’i şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum.”[12] şeklinde bağlar.

Cevşen, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihette Kur’ân’dan çıkan bir harika münâcâttır. Mârifetullahta terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkındedir. Böyle bir dua ve münacat ancak vahiyle gelebilir. Yine bu emsalsiz münacat Risalet-i Muhammediyeye (asm) bir tek hüccet olarak risaletinin bütün hakikatlerini Risale-i Nurun da şahadetiyle aklen ve mantıken ispat etmiştir. Hattâ felsefenin nazarında akıldan pek uzak meselelerini göz önünde gibi gayet kolay ve mâkul bir tarzda ders vermesiyle, Muhammed’in (asm) sadıkıyetine ve risaletine küllî bir surette şahadet etmektedir.[13]

Peygamberimiz (asm) “Cevşenü’l-Kebir namındaki münacaatında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiaze ediyor.” [14] ve marifetullahta daima terakki ediyor. “Cevşenü’l-Kebir” duâsı Hz. Peygamberin marifetullahta erişilmez olduğunun adeta tek başına ispatıdır. Bediüzzaman peygamberimizin (asm) Allah’a olan yakarışını ve ibadetini anlatırken  “Binler duâ ve münacaatlarından Cevşenü’l-Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabb’ini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkarla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duâda dahi onun misli yoktur. Risâle-i Münacaat’ın başında Cevşenü’l-Kebir’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, ‘Cevşen’in dahi misli yoktur’ diyecektir.”[15]

Kur’ân’ın hakiki ve tam bir nevi münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan Cevşenü’l-Kebir namındaki münâcât-ı Peygamberîde (asm) yüz defa “Allahım sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan uzaksın. Senden başka ilah yok ki bize imdad etsin. Bize eman ver ve bizi Cehennem azabından koru!” diyerek cehennemin dehşetinden Allah’a sığınmaktadır. Bu son cümlede dahi tevhid gibi kâinatça en büyük hakikat ve mahlûkatın rububiyete karşı tesbih ve tahmid ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli bir vazifesi ve şekavet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev-i insanın en dehşetli meselesi ve ubudiyet ve acz-i beşerin en lüzumlu neticesi vardır.[16]

Peygamberimiz (sav) “Bir saat tefekkür bir sene ibadetten hayırlıdır”[17] buyurur. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu saatin Cevşenü’l-Kebirde ve onun bir nevi tercümesi ve tefsiri olan Hizb-i Nuriyede ve Risale-i Nurda bulunduğunu ifade etmektedir.[18] Cevşenin manasını anlayarak tefekkür ile okunmak pek çok hakikatlerin anlaşılmasına vesile olmaktadır. Bizzat Bediüzzaman hazretleri “Allah insanı Rahman Suretinde yarattı.”[19] hadisi, hem cevâmiü’l-kelimden, hem müteşabih hadislerdendir. Pek büyük ve küllî nüktesi, benim kalbime, Hülâsatü’l-Hülâsa ile Cevşenü’l-Kebir’i okuduğum vakit zahir oldu. Ben de, o acip ve çok güzel nükteyi kaçırmamak için, şifreler, işaretler nev’inden Hülâsatü’l-Hülâsa’nın on yedinci mertebesi olan “Kur’ân lisanıyla şehadet” ve on sekizinci mertebesi olan “kâinat lisanıyla şahadet” ortasında o şifreli işaretleri koydum”[20] buyurarak bu hadisin hakikatli bir manasını izah etmiştir.

Risale-i Nur talebelerinin en esaslı virdi Cevşenü’l-Kebirdir.[21] Üstadlarının tavsiyesi ile devamlı okuma gayreti içindedirler. Hatta Bediüzzaman “Cevşenü’l-Kebiri, Hizb-i Nuriyeyi Salavât ile neşri, nurculara ve ehl-i imana büyük bir hizmettir”[22] buyurarak hem okunmasını hem neşrini tavsiye etmişlerdir.

 

  1. Allah Cevşeni Okuyanı Maddi ve Manevi Tehlikelerden Korur

Cevşenü’l-Kebirin “Marifetullah” dersi yanında okuyanı maddi ve manevi pek çok sıkıntılardan hatta eceli gelmemiş ise ölümcül tehlikelerden, sakat kalmaktan, yangın ve deprem gibi tehlikelerden, kazalardan ve belalardan muhafaza edilmesine vesile olduğu pek çok tecrübelerle sabittir. Dünyada böyle tehlike ve afatlardan “Cevşen” hürmetine koruyan yüce Allah elbette ahiretin dehşetli tehliklerinden ve cehennem azabından okuyanları koruyacaktır. Dünyadaki bu hıfz ve muhafazası ahiretteki muhafazaya delildir. Nitekim Bediüzzaman Cevşen ve Evrad-ı Bahaiye’nin dehşetli zehrin tehlikesine galebe ettiğini.”[23] ifade ederek zehir tehlikesinden kendisinin Cevşen hürmetine korunduğunu belirtir. Yine motorlu kayıkla Eğridir’den Barla’ya giderken tutulduğu dehşetli fırtınadan ve kayığın batmasından Cevşen ve Şah-i Nakşibendi’nin virdi ile muhafaza edildiklerini beyan etmektedir.[24]

İlaçla tedavi nasıl meşru ise aynı şekilde Cevşen’in okunması, ruhi tedavi yanında kişinin eceli gelmediği taktirde görünür görünmez kazalardan ve belalardan koruması ve moralinin düzelmesi, Allah’ın yardım edeceği düşüncesi ile Allah’a sığınarak, tevekkül ile güven içinde hareket etmesini sağlar.

 

  1. Cevşen Vahiyle Mi Gelmiştir?

Cevşen, peygamberimize (sav) “Vayh-ı Sarih” ve “Vahy-ı Metluv” olarak değil, “Vahy-ı Gayr-i Metluv” ve “Vahy-ı Zımnî” olarak Cebrail (as) tarafından getirilmiş olan bir münacât, bir dua ve duây-ı masun yani cehennemden ve her nevi şerden korunma duasıdır. Bunun için zırh manasında “Cevşen” denilmiştir. Bununla beraber cevşen bin bir ismi içine alan gayet yüksek mertebede bir “Marifetullah” dersidir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Cevşen’i “Âl-i Beytin mânevi ve mühim bir mirası ve bir feyiz kaynağı” olduğunu söyler. Bize Allah’ı “Esmâ-i Hüsnâ” ile tarif edip tanıtmada emsalsiz olduğunu belirtir.

Cevşen “Kur’ânın hakîki ve tam, bir nevi münâcâtı ve Kur’andan çıkan bir nevi hülâsasıdır.”[25] Peygamberimizin (sav) “Cevşenü’l-Kebîr münacatında bin bir ismi ile Allah’a yalvarmış ve cehennemden istiaze etmiş ve böylece yüce Allah’ın “İstiaze edin ve her nevi şerden Allah’a sığının”[26] emrine tam imtisal ederek ümmetine de bu konuda örnek olmuştur.[27] Bediüzzaman “Âl-i Beytin mânevî ve gayet mühim bir mirası ve bir maden-i feyzi olan Cevşenü’l-Kebir’i kendine üstad kabul etmiş ve önceleri her günde bir defa bazen üç defa tamamını okumuştur. Daha sonra okunmasını talebelerine tavsiye etmiştir.”[28]

 

4.1 Allah’ın Kelam Sıfatı ve Vahyin Hakikati

Allah’ın Subuti Sıfatlarından olan “Kelam” sıfatı Onun konuşması demektir. Allah mütekellimdir, kelamı vardır ve konuşur. Allah’ın konuşmasına “Vahy” denir. Kelam sıfatı yüce Allah’ın “Hayat, İlim, İrade, Kudret, Görme ve İşitme” gibi zaruri sıfatlarından birisidir. Yüce Allah bu sıfatının gereği olarak peygamberlere gönderdiği “Vahy” aracılığı ile konuşur, mesajlarını, emir ve yasaklarını iletir ve muhatap aldığı insana nasihat eder, doğru yolu gösterir. Yüce Allah “Kelam” sıfatı gereği mütekellimdir ve Tur-i Sina’da “Musa’ya konuşmuştur.”[29] Aynı şekilde “Kıyamet günü Allah kulları ile konuşacaktır. Bir kısım günahkar kulları ile ise konuşmayacak ve onları temize de çıkarmayacaktır.”[30]

Yüce Allah’ın kulları ile konuşması bir nevi “Tenezzül-ü İlahidir.” Bir büyük adamın çocukların anlaması için onların seviyesine inerek konuşması gibi, insanların anlayacağı seviyede akıllarına ve fehimlerine göre konuşması bir nevi tenezzül-ü İlahidir. Evet bütün canlıları konuşturan, konuşmalarını bilen elbette o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi rububiyetinin gereğidir. Her yerde ilim ve kudreti ile hazır ve nazır olan Allah’ın elbette kelamı da hadsizdir. Kendisine layık bir kelam-ı ezeli ile konuşur. Nitekim Kur’an-ı Kerim “Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa o mürekkep tükenir; ama Rabbin kelamı bitmez ve tükenmez.”[31] buyurarak kelamının ve sözlerinin hadsiz ve sonsuz olduğunu ifade etmektedir. Elbette Allah’ın kelamı peygamberlere gelen “Ferman” lardan daha fazladır.

Nasıl ki bir padişahın iki şekilde konuşması vardır. Birincisi tüm halkı ilgilendiren bir konuda ferman yayınlayarak emir ve yasaklarını bildirmesidir. Buna ferman, yasa ve kanun adı verilir. İkincisi has bir dairede hususi bir surette bir dostu ile telefon vasıtasıyle veya huzuruna alarak onunla konuşmasıdır. Bu konuşması özeldir ve ferman sayılmaz, bir başkasını ya ilgilendirmez veya az ilgilendirir. Bu ikinci kısma “İlham” adı verilir.

Yüce Allah “Biz arıya vahyettik!”[32] “Musa’nın annesine vahyettik.”[33] ve “İsa’nın (as) havarilerine vahyettik.”[34] buyururken elbette onları peygamber yapmamıştır. Peygambere vahyettiği gibi vahyetmemiş ve fermanını göndermemiştir. Bu vahy fıtri olan “İlham” tarikıyla olan konuşmasıdır. Dolayısıyla bütün melaikelere ve insanlara, hatta hayvanlara gelen umum ilhamlar, bir nevi kelam-ı ilahidir. Bu kelamın kelimatı da gayr-i mütanahidir, sonsuzdur. Yüce Allah “Denizler mürekkep olsa ağaçalar ve otlar kalem olsalar Allah’ın kelimelerini yazmakla bitiremezler”[35] ferman etmesi ile ilhama dikkatimizi çekmektedir.

 

4.2 Vahiy ve İlhamın Farkları

Vahiy ile ilham arasında iki önemli fark vardır.

Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahiy genellikle melek aracılığı ile peygamber olarak görevli olan kişiye gelir ve bu ferman ve kanun-u ilahidir ve tüm insanları ilgilendirir.

İkincisi: Vahiy gölgesizdir, safidir ve peygamberlere hastır. İlham ise gölgelidir, umumidir. Melaike ilhamları, insan ilhamları ve hayvan ilhamları gibi çeşitleri ve aralarında mertebeleri vardır. [36] Tabiatçıların “Sevk-i Tabii” dediği şey gerçekte Allah’ın ilhamıdır. Yoksa tabii olarak bilmediği bir hususta hayvanlar sevk olunamazlar. Onları bilen birisinin sevk etmesi lazımdır ki o da ilham-ı ilahidir.

 

4.3 Peygamberimize (asm) Gelen Vahyin Çeşitleri ve Mertebeleri

Yüce Allah’ın peygamberimiz (asm) ile konuşmalarının tamamı “Ferman-ı İlahi” olan vahiy, yasa ve kanun denilen Kur’an-ı Kerimden ibaret değildir. Peygamberimize Ferman-ı İlahi olan Vahy çeşitli suretlerde gelmiştir. Bu da “Bazen bana çan sesine benzer bir sesle hitap edilir. Peygambere en ağır gelen vahiy şeklidir. Melek ayrılıp giderken, gelen vahyi tastamam hıfzedilmiş olur.”[37]

Kur’an-ı Kerim ferman-ı İlahinin nasıl geldiğini “Allah’ın vahiy ile veya perde arkasından, yahut bir elçi gönderip ona kendi izniyle dilediği şeyi vahiy etmesinden başka bir suretle konuşması hiç bir insana müyesser olmaz.”[38] buyurarak bize haber vermiştir.

Vahiy geldiği zaman peygamberimiz (asm) titrer, rengi değişir, alnı terler ve nefesi sıkışırdı. Sonra gelen vahyi aynen hafızasında kalırdı.[39] Sonra vahiy katiplerine yazdırırdı. Ayrıca her sene Ramazan ayında inen âyetleri ve sûreleri Cebrail’e (as) okuyup arz ederdi.

Peygamberimize (asm) gelen vahyin de mertebeleri vardır.

Birincisi: Vahy-i Mahz’dır. Ferman-ı İlahidir ve Kur’an-ı Kerim şeklinde peygamberimizin (asm) Vahiy katiplerine yazdırdığı vahiydir ki buna “Vahy-i Metluv” denir. Yani, “Okunması ile ibadet edilen ve namazda okunması farz olan vahiydir.” (Çünkü kıraat farzdır ve bu kıraatten maksat Kur’an okumaktır.) Bununla ibadet yapılır. Her harfinin en az on sevabı vardır. Vahiy dili dışında tercümesi ve tefsiri ile namaz ve ibadet caiz değildir.

İkincisi: Vahy-i Gayr-i Metluvdur. Yani okunması ile ibadet edilmeyen ve vahy dili ile okunması şart olmayan ve ferman sayılmayan manası Allah’tan ve lafızları peygamberimize ait olan vahiydir. Bu da ikiye ayrılır.

Birincisi: Hadis-i Kutsidir. Peygamberimizin (asm) “Kalellahu Teâla” yani “Allah buyurdu ki!” diye rivayet ettiği hadislerdir. Buna misal “Allah buyurdu ki Ben azimüşşan kulumun zannı üzereyim. Kulum beni nasıl tanır ve bilirse Ben ona öyle muamele ederim.”[40] hadisidir. Bu hadisler öğüttür ve bunlar namazda kıraat edilmez ve okunarak ibadet edilmez, ancak ilim olarak mütalaa ve müzakere edilir, sevabı da ilim sevabı olur.

İkincisi: İlham-ı Peygamberdir. Bu da peygamberimizin (asm) diğer sözlerini ve hadislerinin tamamını içine alır. Zira peygamber (asm) Kur’an-ı Kerimin açık ifadesi ile “Hevasından konuşmaz. Onun sözleri vahiy eseridir.”[41] Bu nedenle dine ait sözlerinde asla yanlış olmaz. Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerimde emrettiği namaz, oruç ve haccın nasıl yapılacağı ile ilgili ve uygulamaya yönelik tüm sözleri bu nevi vahiydir.

Peygamberimiz (asm) Allah’ın emirlerini uygulama konusunda Hz. Cebrail (as) ile konuşur ve ona sorardı. Hatta meşhur “Cibril Hadisi” Cebrail’in (as) insan suretinde gelip peygamberimize “İman, İslam ve İhsan nedir?” diye sormuş peygamberimizin (asm) verdiği cevabı da tasdik etmiştir. Bunu da sahabeler görmüşlerdir.[42]

 

4.4. Peygamberimize İlim ve Hikmet Verilmiştir

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde peygamberimize (asm) hitaben “Allah, sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.”[43] buyurur. İslam bilginleri “Kitab”ın Kur’an-ı Azimüşşan, “Hikmet”in de Hadis-i Şerifler olduğunda ittifak etmişlerdir. Her ikisi de vahiydir ve her ikisinin de ilahi olduğunda şüphe yoktur.

Peygamberimiz (asm) elbette gerek Miraç’ta gerekse başka zaman Hz. Cebrail (as) aracılığı ile yüce Allah ile konuşmuş, yüce Allah da peygamberimize Kur’an dışında emirlerinin tatbikatını nasıl yapacağını ve ayetlerinin manalarının ne anlama geldiğini “Beyan” edecek, peygamberimiz (asm) da sahabelerine ve ümemtine “Tebliğ” görevi gereği öğretecektir. Zaten yüce Allah “İnsanları Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!”[44] ferman etmiştir. Bunun yollarını da ilham edecek ve öğretecektir.

Peygamberimize verilen hikmetin içinde elbette münacatlar ve dualar da olacaktır ki “Cevşen-i Kebir” de bunlardan birisidir. Ayrıca Celcelutiye dışında Cebrail’in (as) sırlı bir şekilde getirdiği, peygamberimizin (asm) Hz. Ali’ye “Yaz!” diye emredip yazdırdığı ve sonra Hz. Ali’nin nazmettiği “Celcelutiye Kasidesi” de böyle bir ilham sonucu yazılımıştır. İçerisinde pek çok sırlar ve geleceğe dönük işaretler var ki bunların bir kısmını İmam-ı Gazali, Muhiddin-i Arabi ve Bediüzzaman Said Nursi hazretleri kitaplarında açıklamışlardır.[45]

Özetleyecek olursak; vahiy “Vahy-i Sarih” ve “Vahy-i Zımni” olmak üzere ikiye ayrılır. Vahy-i Sarih kısmında peygamberimiz (asm) sadece mübelliğdir, tasarrufa yetkisi yoktur. Nasıl gelmişse öyle tebliğ eder. Kur’an ve bazı Kutsi Hadisler böyledir. Vahy-i Zımni ise mücmel, hülasası vahye istinat eder, fakat tafsilatı ve tasviratı peygamberimize aittir. Bu tasvir ve tafsilatta da yine peygamberimiz (asm) vahye ve ilhama istinaden beyan eder veya kendi içtihadı ile ifade eder.[46] Sünnet olarak bize gelen hadisler bu nevidendir. Bu hadislerin de müşikilleri ve müteşabihat denen yorum gerektiren yönleri vardır. Bunların açıklanması da ulemanın ilmini ve şerefini artırır.

 

  1. Cevşen Nasıl Okunmalıdır?

Cevşenin bu özellikleri ve okunmasındaki faziletlerinin tamamı “İsm-i Azamın” mazharı olan ve her ismin azami mertebesine mazhar bulunan peygamberimize (sav) hastır. Sonra imanın kuvvetine ve kişinin Allah katındaki derecesine göre diğer mü’minler onun hasiyetlerinden istifade ederler. Yoksa Mecmuatu’l-Ahzabda Cebrail’in (as) peygamberimize (asv) anlattığı hasiyetler bizim için mübalağa görünebilir. Esasen dua bir ibadettir ve bunun faydası ve neticesi ahirettedir. Dünyevi bir amaç ve beklenti içinde olmak duanın makbuliyetinin şartı olan ihlâsı kırdığı için dua makbul olmaz ve okuyan da onun hasiyetlerinden istifade edemez.[47]

Bununla beraber ahrete ait faydalar ve hasiyetler bu dünyanın fani olan nimetleri ile ölçüye gelmez. Zira bütün dünya bir insana verilse fani olduğu için ahiretin baki olan bir ağacına mukabil gelemez. Baki fani ile kıyas edilemez. Bu bakımdan cevşen için ifade edilen hasiyetler ve faydalar ahrete baktığı için mübalağa değil, hakikatin ta kendisidir.[48]

Özetleyecek olursak:

  1. “Allah’a güzel isimleri ile dua edin”[49] ayetinin gereği olarak hangi isimlerle nasıl dua edilmesi lazım geldiği sualine peygamberimiz (asm) Cevşen’de Allah’ın bin bir ismi ve tesbih ve tehlil ile cehennemden Allah’a sığınarak göstermiş ve cevap vermiştir.
  2. “Allah yerin ve göklerin nurudur”[50] ayetinde ifade edilen Allah’ın “yeri ve gökleri aydınlatan nur olması” Cevşen’in bin bir ismi ile ve bütün varlığı nasıl anlamlandırıp Allah’ın isim ve sıfatlarına nasıl ayine olduğu Cevşen ile gösterilmiştir. Her şeyin nasıl tevhide ayine olduğu, tabiat ve tesadüfü, şirk ve küfrü nasıl mahvettiği yine Cevşen ile gösterilmiştir.
  3. Marifetullah’ta Cevşen’in bir misli ve benzeri yoktur.[51] “Mecmuatu’l-Ahzab” isimli büyük zatların dualarının toplandığı mecmuaya bakan bunu açıkça görür. Hz. Peygamber (sav) gibi ümmi bir zattan böyle bir duanın gelmiş olması elbette ilâhi kaynaklı olduğu ve “İlham-ı peygamber” olduğu açıkça görülecektir.
  4. Bediüzzaman “Cevşen-i Kebiri” yeniden keşfetmiş ve ehl-i Beytin imamlarından gelen bu rivayeti alarak umum ümmete yeniden kazandırmıştır. “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.”[52] ayetinin tefsirini “Cevşenü’l-Kebir” ile yapmıştır.
  5. Cevşenü’l-Kebirin 57. Fırkasını alarak Hz. Ali’nin (ra) bu fırkanın açıklaması ve izahlı bir münacatını da esas alarak meşhur “Münacat Risalesi”ni telif etmiştir. Yani “Münacat Risalesi” Cevşenin 57. Fırkasının bir nevi tefsiridir.
  6. Cevşen’in kâmil fazileti peygamberimize (sav) hastır. Her okuyan da derecesine göre faziletinden istifade eder. Elbette İsm-i Azama ve her ismin azami mertebesine mazhar olan peygamberimizin (sav) Cevşenden istifadesi ile henüz bir isme dahi mazhariyet noktasında eksik olan birinin istifadesi elbette bir olmayacaktır.
  7. “Ubudiyet emr-i ilâhiye ve rızay-ı ilâhiye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i ilâhî ve neticesi rızay-ı haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve “Selef-i Salihîn”den mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder.”[53]
  8. Cevşeni okumanın ibadetin en önemlisi olan “Dua” “Tesbih” “Tehlil” ve “Allah’a sığınma” bakımından 1001 ismi içine alan en mükemmel bir münacat olduğunda şüphe yoktur. İstenen neticeyi elde etmek için okumak, üzerinde taşımak ve mana ve muhtevasına göre inanmak ve yaşamak gerekir. Ruhen, kalben ve aklen samimi bir şekilde inanarak okunmalıdır. Ancak o zaman onun feyzinden ve faziletinden istifade edebilir.

 

Sonuç

Cevşen’in feyzinden ve sevabından hisse almak isteyenin her şeyden önce İmanda şüphesi olmayan, ihlas ve samimiyeti esas alan, Allah’ın emrettiği farz olan ibadetleri yapan, haram kıldığı şeylerden kesinlikle uzak duran, Peygamberin (asm) sünnetine uyarak ibadetlerini aksatmayan ve helal gıda ile midesini dolduran, dilini yalan, gıybet, küfür ve iftira gibi kötülüklerden uzak duran birisi olması şarttır. Burada sayılan kusurları ile beraber sadece “Cevşen okuyarak” kendisinin kurtulacağını zannetmek veya Cevşenin feyzinden istifade edeceğini düşünmesi elbette doğru değildir. Ancak bu şartlarda Cevşeni okuyan ve üzerinde taşıyanlar kendi kabiliyetlerine ve durumlarına göre Cevşeni okuyanların istifade edeceği faziletlerinden ve sevabından hissedar olabilir. Şurası da muhakkaktır ki Cevşeni okuyan herkes hissesiz de kalmaz. Bir denizin kenarında bulunan ve denizden su almak durumunda olanların yanında getirdikleri kap veya bardak kadar ondan istifade edecektir.

 

 

[1] Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Heyet, İstanbul-1993, 7:462-464.

[2] Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Mecmuatu’l-Ahzab, 1298-İstanbul, 3:231-261.

[3] DİVİA, 7:463; Süleymaniye Kütüphanesi, “Mecmuatu’r-Resail” içinde “El-Cevşenu’l-Kebir, Hacı Mahmut Efendi, nr, 1986/ 4, vr, 62a -77b.

[4] Mecmuatu’l-Ahzab, 3:231.

[5] Alak Suresi, 96:1.

[6] Kalem Suresi, 68:1.

[7] Müslim, Zühd: 72; Müsned, 3:16; Dârimî, İlim, 42.

[8] Dârimî, İlim: 43; Müstedrek. 1:188.

[9] Ebû Dâvud, İlim: 3; Dârimî, İlim; Müstedrek, 1:186-187.

[10] Muhammed Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihi, s. 53, 54.

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, 2011-İstanbul, s. 332.

[12] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, 2009-İstanbul, s. 98.

[13] Şuâlar, s.974-975.

[14] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, 2011-İstanbul, s. 536.

[15] Şualar, s.208.

[16] Şualar, s.386-387.

[17] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:310; Gazâlî, İhyâ, 4:409; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:78.

[18] Kastamonu Lâhikası, s.331-332.

[19] Buharî, İsti’zân: 1; Müslim, Birr, 115, Cennet, 28; Müsned, 2:244, 251, 315, 323, 434, 463, 519.

[20] Emirdağ Lâhikası, s. 251.

[21] Emirdağ Lahikası, s. 552.

[22] Emirdağ Lâhikası, s. 853.

[23] Emirdağ Lâhikası, s.244, 255.

[24] Emirdağ Lahikası, s.801.

[25] Sözler, s. 737.

[26] Nâs Suresi, 114: 1-4.

[27] Sözler, s. 536.

[28] Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, 2011-İstanbul, s.605.

[29] Araf Suresi, 7: 143.

[30] Bakara Suresi, 2:174.

[31] Kehf Suresi, 18:109.

[32] Nahl Suresi, 16: 68.

[33] Kasas Suresi, 28:7.

[34] Maide Suresi, 5: 111.

[35] Kehf Suresi, 2: 109; Açıklaması için bkz. Şualar, 200-204; Lem’alar, 622.

[36] Bediüzzaman, Şualar, s. 202-203.

[37] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 2.

[38] Şûrâ Suresi, 42:51.

[39] Kıyame Suresi, 75: 16-19.

[40] Tirmizî, Sunen, 37; Zuhd, 51, Hadis No: 2383; Daavat, 132;  Buharî, Sahih, Tevhid, 15;  Müslim, Sahih, Zikr, Dua-Tevbe, 1, H. No: 2675.

[41] Necm Suresi, 53: 3-4.

[42] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 2; İman, 57.

[43] Al-i İmran, 3: 164; Nisa Suresi, 4:113.

[44] Nahl Suresi, 16: 125.

[45] Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Yeni Asya Neşriyat, 2011-İstanbul, s. 180. Yine bkz. Sikke-i Tasdik-i Gaybi (Sekizinci Şua) s. 166-201.

[46] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, 2010-İstanbul, s. 160-161.

[47] Lem’alar, s.321-322.

[48] Emirdağ Lâhikası, s. 280-282.

[49] A’raf Suresi, 7:180.

[50] Nur Suresi, 24:35.

[51] Mektubat, s. 367; Şualar, s. 208.

[52] Bakara Suresi, 3:164.

[53] Lem’alar, s. 321-322.

(72711)

etiketler:

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir