ANASAYFA TEZLER BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN KADER MESELESİNE BAKIŞI III
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN KADER MESELESİNE BAKIŞI  III

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN KADER MESELESİNE BAKIŞI III

148
0

Bediüzzaman Said Nursî’nin Kadere Dair Görüşleri 3 

 

1.1.4 Kader ve Kötülük Problemi

Bediüzzaman’a göre insan, kendi istekleriyle gerçekleşen hata ve günahlarından tamamen sorumludur. Kur’ân’ın ifadesi de bu yöndedir.[1] Çünkü “seyyiatı” isteyen insandır. Allah’ın kötülüğü yasaklamasına rağmen ve yapılmasına da izni ve rızası yokken ihtiyar ile isteyen insanın nefsidir. Fenalık, hata ve günahlar, “tahribat” cinsinden olduğu için insan bir fenalık ile çok yıkım yapabilir, neticesinde müthiş bir cezayı hak eder. Cenâb-ı Hak kendi ilahi kanunu ile çok faydaları içerisine alan fenalık, hata ve günahları icad eder. Böylece, “sebebiyet ve sual”, insanın nefsine aittir ve sorumluluğu insanın kendisi çeker. Cenâb-ı Hakka ait olan “halk ve icad” ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için, güzeldir, hayırdır.[2]

“Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.” Halk ve icad da küçük bir şer ile beraber büyük bir hayır vardır. “Şerr-i cüzi için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur.” Kişi küçük şerre razı olup büyük şerden kurtulduğu için o küçük şer de şer olmaktan çıkıp hayır hükmüne geçer. Kâinatta gerçek manada şer yoktur. Şeytanların ve şerlerin yaratılması, sadece bir insana değil bütün kâinata baktığı için, icadları şer ve çirkin değildir. Çirkinlikler, “kesb” denilen “mübaşeret-i hususiyenin” yani fiile olan çok az bir temasın kötü kullanımından kaynaklandığı için insana aittir; Allah’ın yaratmasına ait değildir.[3]

Şeytan “şerr-i mahz” olarak[4] yaratıldığı için şeytanın kalbi sürekli sapkınlığı telkin ve küfrü tasavvur etmekle meşgul olur. Kalbinde veya fikrinde “marifet” için boş bir yer kalmaz. Şeytan, bu mizacı sebebiyle inanan insanlara temas eder ve onları saptırmak ister. Birçok insanı küfre sevk edip onların cehenneme girmelerine sebep olur. Allah’ın rahmeti ve güzelliği sadece bir insana değil bütün kâinata baktığı için şeytanın insana müdahale etmesine Allah müsaade eder.[5]

Yaratılışta asıl hayır olup şer hayra bağlıdır. Hayır küllî, şer cüz’îdir.[6] Mu’tezile imamları bu hakikati anlamadıkları için “Halk-ı şer, şerdir ve çirkinin icadı çirkindir.”[7] diyerek şerrin yaratılmasını şer kabul ederek hayrın ve şerrin Allah’tan olmasını te’vil etmişlerdir. Cenâb-ı Hakkı takdis maksadıyla, küfür ve dalâletin yaratılmasını Allah’a vermeyip, “Beşer kendi fiillerinin yaratıcısıdır.” diyerek dalâlete düşmüşlerdir.[8]

Bediüzzaman’a göre, Mu’tezile mezhebinin insan iradesine tesir gücü verdiği bu görüşü, kişiyi irade ile ilgili işlerde daha uyanık ve dikkatli olmaya ve tedbir almaya sevk etmesi sebebiyle hakikat yönü vardır, fakat bunu insanın geçmişine de yaymak yanlıştır.[9]

Bediüzzaman, Cebriye mezhebine yaklaşımında olduğu gibi Mu’tezile mezhebinin insan iradesine verdiği tesire de toptancı bir nazarla bakmayıp sınırlandırma yoluna gider. İnsan iradesine verdiği tesirin geleceğe dönük işlerde kişiyi gayrete sevk ettiği için hakikat payının olduğunu vurgularken bu tesirin geçmişe yayılmasını ise yanlış bulur.

İnsan hakiki fail olmayıp mahaldir. Yalnız bir tesiri vardır, o da mutlak hayırdan gelen hayrı, güzel bir surette “kabul etmemekten” dolayı şerre sebep olmasıdır.[10]

Kömür gibi olan “ervâh-ı sâfileyi” (kötü ruhları) elmas gibi olan “ervâh-ı âliyeden” (yüksek ruhlardan) ayırmak için, şeytanların ve zararlı şeylerin yaratılmasıyla ve insana sorumluluk verilip peygamberlerin gönderilmesiyle cihat, tecrübe, müsabaka ve imtihan meydanı açılmıştır. Mücahede ve müsabaka olmasaydı, insanın özünde bulunan elmas ve kömür hükmünde olan kabiliyetler eşit kalırdı. “Âlâ-yı illiyyîndeki” sıddık olan Ebu Bekir’in ruhu, “esfel-i sâfilîndeki” Ebu Cehil’in ruhuyla bir seviyede kalırdı. Bu durum Allah’ın hikmet ve adaletine aykırı olurdu.[11]

Bediüzzaman’a göre, kalitenin yanında sayı çokluğu mana ifade etmez. Peygamberlerin ve şeytanların yaratılması sonucu imtihanın başlamasıyla birlikte çok sayıda insanın kâfir olup cehenneme gitmesi az sayıdaki insanın cennete gitmesi yanında önemsizdir ve Allah’ın rahmetine aykırı değildir.[12] Bu imtihan, zararlı hayvanlar gibi sayısal olarak çoğunluğu teşkil eden kâfir ve münafıklara karşılık; şeytanların musallat edilmesiyle yıldızlar gibi peygamberleri ve evliyaları netice verip hayra sebep olmuştur.[13] Ehl-i dalâletin şerrinden dolayı kâinat kızmakta, dünyanın her tarafına yayılmış olan maddeler hiddet edip yerinde duramaz olup, harekete geçirilmektedirler. Hz. Nuh’un kavmine suyun[14], Semud ve Ad kavimlerine havanın[15] ve Karun’a karşı toprağın öfkesi[16] olduğu gibi, Kâfirlere de inkâr ve isyanları sebebiyle ahirette cehennemin öfkesi vardır.[17] Küfür ve isyan tahrip ve adem olduğu için büyük yıkımlar, bir tane (adem) yok olmaya sebep olacak iş ile ortaya çıkabilmektedir. Büyük bir ticaret gemisinin dümencisi az bir hareketle yani vazifesini terk etmesiyle gemi batmaktadır. O bir kişi, gemide çalışan bütün işçilerin emeklerini iptal etmektedir. Geminin sahibi, o dümenciye, gemide çalışan bütün işçilerin hukuku hesabına dehşetli bir ceza verir.[18]

“Bin masumun hukukunu çiğneyen bir zalimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zalimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak bir tek yolsuz merhamete karşılık, yüzer çaresizlere yüzer merhametsizliktir.”[19]

Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete gittikleri için, küçük bir hareketle çok tahribat yapabilmekte ve mahlukatın çoğunluğunun hukukuna, az bir fiil ile çok zarar vermektedirler. Kur’ân’ın, yaptıkları bu yıkıma karşılık onlardan çok defa[20] bahsetmesi hikmetin ve belagatin gereğidir.[21]

Allah’a inanan insanlar, sürekli şeytandan Allah’a sığınmaları ve meleklerin onların yardımına gönderilmesi yine yıkımın kolay olması sebebiyledir.[22] Allah’ın, kullarına tekrar ile teşviki ve onları korkutması onların şerefini kırmaz aksine onları koruma altında tutar. Allah bu tekrarlar ile insanın kıymetini küçük düşürmeyip şeytanın şerrini büyük göstermektedir.[23]

“Gök ve yer ağlamadı.”[24] ayetinin açık manası, kâfirlerin ölmesiyle insanla bağlantılı olan gök ve yerin, onların cenazelerine ağlamayıp aksine onların ölmesiyle memnun olmalarıdır. Ayetin işaret edilen manası ise, ehl-i hidâyetin ölmesiyle gök ve yer, onların cenazelerine ağladıkları ve ayrılmalarını istemedikleridir. Çünkü kâinat bütün inananlar ile bağlantılıdır, ondan memnundur. İnsan iradesi iman ile kâinatı yaratanın Allah olduğunu bildiği için, kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet eder. Kâfirler gibi aşağılayıp, düşman olmaz.[25]

Hz. Muhammed’in mesleği, tamir, hareket, aşırılıktan uzak, ahireti düşünmek, kulluk ve nefsin serbestliğini kırmak gibi önemli esaslara dayanmaktadır. Bu esaslar sebebiyle, Medine’de bulunan o zamanın münafıkları, o nura karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, şeytandan gelen reddetme duygusunda ifrat edip küfürde kalmışlardır. Bu inat onları ebedi cehenneme sevk etmektedir. Çünkü “küfr-ü inâdî” meyelânın itikat mertebesinin salâbetinden kaynaklanmaktadır.[26] 

 

 

 

 

[1] “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir.” (Nisa, 4/79.) ; Açıkgenç, s. 567

[2] Nursî, Sözler, s. 753; Sarıkaya, s. 108, 9
[3] Nursî, Sözler, s. 753, Mektubat, s. 72; Açıkgenç, s. 567
[4] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 2.Baskı, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 2008, s. 210, İşarâtü’l-i’caz, s. 113
[5] Nursî, Lem’alar, s. 210, Sözler, s. 753, Mektubat, s. 71, 2
[6] Bediüzzaman Said Nursî, Muhakemat, 3.Baskı, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 2008, s. 63
[7] Nursî, Mektubat, s. 71, İşarâtü’l-i’caz, s. 120, 1
[8] Nursî, Lem’alar, s. 219
[9] Nursî, Sözler, s. 1154; Özyurt, s. 67, 71; Ekinci, s. 25
[10] Harmancı,  s. 76
[11] Nursî, Mektubat, s. 72, Lem’alar, s. 210
[12] Nursî, Lem’alar, s. 210, Mektubat, s. 73
[13] Nursî, Mektubat, s. 72- 4
[14] A’raf, 7/64.
[15] Fussilet, 41/13.
[16] Kasas, 81/28.
[17] Nursî, Lem’alar, s. 226, 29; Mülk, 67/8.
[18] Nursî, Sözler, s. 754, 5,Mektubat, s. 70, Lem’alar, s. 211, 12
[19] Nursî, Şualar, s. 362, 3
[20] Bakara, 2/85. ; Âl-i İmran, 3/88. ; Nisâ, 4/173. ; A’raf, 7/18. ; Meryem, 19/88-95. ; Sad,38/85. ; Talâk, 65/8. ; Ğâşiye, 68/23-24. ; Fecr, 89/25.
[21] Nursî, Lem’alar, s. 211
[22] Nursî, Lem’alar, s. 208, 9
[23] Nursî, Lem’alar, s.  220- 22
[24] Duhan, 44/29.
[25] Nursî, Lem’alar, s. 237
[26] Nursî, Lem’alar, s. 227, 8; Ferşadoğlu, s. 77

(148)

REM

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir