ANASAYFA HABERLER BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN KADER MESELESİNE BAKIŞI II
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN KADER MESELESİNE BAKIŞI II

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN KADER MESELESİNE BAKIŞI II

309
0

 Bediüzzaman Said Nursî’nin Kadere Dair Görüşleri 2

 

1.1.2  İnsan – Kader İlişkisi

Bediüzzaman’a göre, bitkiler en basit hayat derecesinde olmasına rağmen kaderin düzenine tam manasıyla uymaktadır. En yüksek hayat derecesinde olan insan hayatı dahi, en ince ayrıntısına kadar kaderin ölçüsüyle çizilip kaderin kalemiyle yazılmaktadır.[1]

Allah sınırsız sıfatlar sahibi olmasına rağmen insan ise cüz’î manada gören, işiten ve bilendir. Allah, insana bu sıfatları kendisinin mutlak sıfatlarını anlamak için vermiştir. İnsanın bu cüz’î sıfatlarla donatılmış olması “emânet-i kübrâ’yı” yani “eneyi (sorumluluk ve bilinci)”[2] de yüklenmiş olmasıdır. Göklerin, dağların ve yerlerin dahi çekindiği emaneti[3] yüklenmiş olan insan elbette her hayat sahibi varlıktan daha fazla kaderin kanunlarına uymaktadır.[4]

Her varlığın kaderin kanununa uyması, insanların özgürlüklerini kısıtlamaz. Ruh ve kalplerinin hareket alanlarını daraltmaz. Kadere iman insana herhangi bir ağırlık ve sıkıntı vermez. Sonsuz bir hafiflik ve rahatlık, huzur ve güven içinde olmayı temin eden bir mutluluk verir. İnsan kadere iman etmezse, küçük bir dairede küçük bir özgürlüğe karşılık dünya kadar ağır bir yükü taşımaya mecburdur. İnsanın çok sayıda istekleri vardır; kendi kudreti ve özgürlüğü bu isteklerini yerine getiremediği için insan sıkıntılar çekecektir. Kadere iman, bütün o sıkıntıları kaderin gemisine atıp ruh ve kalbin rahatça olgunlaşmasına meydan vermektedir.[5] Kader inancı insanın firavunlaşmaya uygun, sürekli kötülüğe sevk eden nefsinin özgürlüğünü kısıtlar.[6]

Manevi olarak olgunlaşmamış toplum içinde kaderin kullanılması “kaderimde varmış” şeklinde düşünülmesi, geçmişe ve musibetlere dairdir.[7] Bu kullanım ümitsizliğin ve üzüntünün ilacıdır.[8] Kaderin cebrî manada bu şekliyle kullanılması, günahlar ve geleceğe dair olursa tembelliği ve yasak şeylere düşkünlüğü netice verir. Kendisini rüzgâr önündeki bir yaprak gibi görür çalışmayı ve günahlardan sakınmayı kendi iradesinin dışında kabul eder ve davranışlarını da bu düşünceye bina ederek hata eder.[9]

 

1.1.3 İman Esası Olarak Kader

Bediüzzaman’a göre, mü’min, fiilini, nefsini ve her şeyi Allah’a verebilir, fakat kendisini teklif ve mesuliyetten kurtaracak noktaya kadar bu durumu götüremez. Her şeyin mâliki, yaratıcısı Allah’tır; ancak insan kendi irade ve kastı ile yaptığı fiillerin sahibidir. İnsan serbest iradesi ile yaptıklarından tamamen sorumludur. İnsan iradesi, kendisine ait olmayan güçle gerçekleştirdiği işlerde sorumluluktan kaçmak ister, fakat cüz’î irade insanın karşısına çıkıp gücü verenin evet Allah olduğunu ancak dileyen ve isteyenin kendisi olduğunu hissettirir ve ona “mesul ve mükellefsin” der. Bu hal psikolojik bir durumdur. Herkes bunun farkındadır.[10]

Bediüzzaman’a göre, kadere imanın diğer bir yönü de insanla Allah arasındaki acziyet – kudret dengesini sağlamaktır. İnsandaki cüz’î irade sorumluluk hissi ile hareket ederken, kendisinden ortaya çıkan iyilikler ve kemalat sebebiyle mağrur olmamak için kader onun karşısına gelir, “haddini bil, yapan sen değilsin.” der.[11] Bu durumda kendisinde büyük bir güç vehmettiği için ilahlık iddiasında bulunma çılgınlığını gösteren Firavun ve yanlış kullanılmış gurur damarıyla imandan mahrum olma noktasına varmış olan Ebu Cehil gibi haddi aşmamak gerekir. Zira insan, iradesi ile ortaya koyduğu fiillerinde onun üzerine düşen sadece istemektir. Tohumu dikip rahmet hazinesinin kapısını çalmaktır. Tohumu ağaç yapmak insanın haddini ve iradesini aşmaktadır.[12]

Kader inancı, imanî meselelerin arasına nefsi gururdan kurtarmak için girmiştir yoksa inatçı, terbiye edilmemiş, kötülüğü şiddetle arzulayıp ona sevk eden ve kişiyi zarara götüren, “nüfus-u emmarenin”[13] işledikleri günahların mesuliyetinden kendilerini kurtarmak için değildir.

Cüz’î irade ise, imanî meselelerin arasına, sorumluktan kaçmamak ve günahlara kaynak olmak için girmiştir. Yoksa kaderin imanî meseleler arasına girmesinin sebebi, insanlara nimet olarak verilen güzellikleri sahiplenerek sanki varlıkların ve fiillerin “mastarı – faili”[14], yaratıcısıymış gibi gururlanmak değildir.[15]

Bediüzzaman’a göre, takdir ve ilahi hüküm manasına gelen “kader”[16] ile arzu serbestliği manasındaki “cüz’î irade”[17] imanın son sınırını gösterir. Kader inancının, imanın son sınırını göstermesinin anlamı, bir insanın Allah’a ve diğer bütün iman esaslarına inandıktan sonra kader meselesini anlayıp ona iman edebileceğidir. Allah’a inanmayan birisi kader konusunu anlayamaz.[18]

Bediüzzaman’a göre, kader, kalpte hissedilen akıl, vehim ve ruh gibi imanın “halî” ve “vicdanî” cüzlerindendir. İlmî kâidelere ve fikri gayrete dayanan “ilmî” ve “nazarî” hususlardan değildir. Bu yönüyle kilosu, rengi tadı yoktur.[19] İnsanın cüz’î iradesi “kasd, kesb, ihtiyar, talep, niyet, azm” kelimeleriyle de ifade edilmektedir.[20] İnsanın yaratılışından gelen vicdan, kadere ait, “ihtiyarî” işleri, “ıztırarî” işlerden ayıran gizli bir halin varlığını kabul eder. Bu gizli halin tanımlanmakta zorlanılması, onun hiç bir şekilde mevcut olmadığı manasına gelmez.

Bediüzzaman’ın izahları ışığında ihtiyarî ve ıztırarî işleri kader bağlamında şöyle izah edebiliriz:

a. İhtiyarî kader

İnsanın tesiri bulunan ve sorumlu olduğu fiillerdir. Kişinin nereye baktığı, ne konuştuğu, nereye gitmek istediği ve elini kolunu hareket ettirmek istemesi gibi iradesinin devrede olduğu fiillerdir. İnsan ihtiyarî olarak, Cebriye’nin savunduğu şekliyle ağaç gibi kaderin mahkûmu değildir.

Cebriye’nin kader görüşü, geçmişte başa gelen musibetlere karşı insanı teselli ettiğinden içinde küçük bir hakikat çekirdeği vardır. Fakat geleceği ve günahları içine alacak şekilde genellemek yanlıştır.[21]

Bediüzzaman, Cebriye mezhebinin kader görüşüne toptan bir nazarla bakarak batıl olduğuna hükmetmeyip, mezhebin kader görüşünde sınırlandırmaya giderek cebrî anlayışın geçmişe dair olduğunda hakikat payının olduğunu vurgulamaktadır.

Bediüzzaman’a göre, adalet sahibi Allah’ın mutluluk sebeplerine uyanlara mutluluk, huzursuzluk sebeplerine başvuranlara da huzursuzluk vermesi kişilerin seçimi sebebiyledir.[22] Bununla birlikte insan, her ne kadar irade sahibi ise de “Allah dilemedikçe, insan dileyemez.”[23] ayeti gereği “meşîet-i ilahiye” asıl olup, kader hakiki hüküm sahibidir. Bu duruma istinaden bazı durumlarda insanın isteği geri çevrilmekte, kader karşısında insanın cüz’î ihtiyarı susmaktadır.[24]

Bediüzzaman, ifrat ve tefritten uzak fikir anlayışını burada da göstermekte ve ne sebepleri görmezden gelmekte ve ne de kâinatta makine çarkları gibi sebepleri olmazsa olmaz kabul etmektedir. Vasatta kalarak sebeplerin varlığını kabul etmekte fakat asıl olanın kader olduğunu vurgulamaktadır.

b. Iztırarî kader

İnsanın isteğine bağlı olmayıp insan iradesi dışındaki işlerin tespiti, ilim, irade, hikmet, adalet ölçüleri içinde doğrudan Allah’ın iradesine bağlı olarak yapmış olduğu tespitlerdir. Allah’ın hikmeti neyi gerektiriyorsa, öyle tespit etmiştir. Sebepleri ve sonuçları Allah’ın hikmetine bağlıdır. Mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir. İnsan bu fiillerden sorumlu değildir. Sevap ve günah yoktur. İnsanın ırkı, cinsiyeti, azalarının durumu gibi hususlardır. Allah, kimseye niçin şu millete mensupsun, “Niçin Türk veya Kürt ana babadan meydana geldin?” diye sormayacak olması gibi.

İnsan ıztırarî olarak, kaderin mahkûmudur. Hiçbir akıl ve mantık itiraz edemez. “Sırrullah”[25] olan kader, ıztırarî kaderdir.[26]

Bediüzzaman’a göre, eğer insanlarda görülen ihtiyarî ve ıztırarî fiiller birbirinden ayırt edilmeyip bir tutulursa, yani isteyerek işlenen “ihtiyarî” fiiller kadere yanlış manada havale edilip, o fiillerde bir “ıztırar” zorunluluk olduğu zannedilirse birçok yanlış tutum ve inanç ortaya çıkar. Bu durumda iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edecek ölçü kalmazdı.[27]

 

 

 

[1] Nursî, Sözler, s. 872
[2] Nursî, Sözler, s. 764

[3] “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/4.)

[4] Nursî, Sözler, s. 765
[5] Nursî, Sözler, s. 524

[6] Nursî, Sözler, s. 765, 6; Görüşün değerlendirilmesine dair bakınız. Sinan Özyurt, Bediüzzaman Said Nursî’nin İtikadi-Siyasi İslam Mezheplerine Bakışı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,  Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2010, s. 73

[7] “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid, 57/22.)

[8] “Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/23.)

[9] Nursî, Sözler, s. 752
[10] Nursî, Sözler, s. 751, 2; Ayrıca bakınız. Alparslan Açıkgenç, “Said Nursî,” DİA, 2008, C. 35, s. 567
[11] Nursî, Sözler, s. 751, 2
[12] Kırkıncı, s. 36
[13] Abdullah Yeğin, İslamî, ilmî, Edebî ve Felsefî Yeni Lügat, 3. Baskı, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1975, s. 538
[14] Risale-i Nur Enstitüsü, Lügat, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 2001, s. 738; Yeğin, s. 384
[15] Nursî, Sözler, s. 752; Özyurt, s. 72, 73; Harmancı, s. 78
[16] R. N. E. Lügat, s. 600; Yeğin, Lügat, s. 313
[17] R. N. E. Lügat, s. 205; Yeğin, s. 90;Kırkıncı, s. 34; Ali Ferşadoğlu, İman Esaslarının İspatı, 1. B. , İstanbul, Nesil Yayınları, 2007, s. 268
[18] Bediüzzaman Said Nursî, Kader Risalesi, Haz. İsmail Mutlu,1. B. , İstanbul, Mutlu Yayıncılık, 2010, s. 66; Ali Sarıkaya, İlâhî Defter Kader, 1. B. , İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 2011, s. 11, 2; Kırkıncı,  s. 11
[19] Nursî, Sözler, s. 1154; R. N. E. Lügat, s. 205; Açıkgenç, s. 567
[20] Kırkıncı, s. 34
[21] Nursî, Sözler, s. 1154; Mutlu, Kadere İman, s. 116;  Görüşün kritiği açısından bakınız. Özyurt, s. 74; Mustafa Ekinci, “Risale-i Nur Külliyatında İtikadî Mezheplerin Değerlendirilmesi,” Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 26, 2011, s. 25
[22] Kırkıncı, s. 31, 2
[23] İnsan, 43/30.
[24] Nursî, Mektubat, s. 75; Harmancı, s. 26
[25] İlahi sır telakkisine dair bakınız. Yusuf Şevki Yavuz, “Kader”, DİA, C. 24, s. 59; Öğük, s. 127
[26] Kırkıncı, s. 31, 2; Mutlu, Kadere İman, s. 102; Sarıkaya, s. 51, 56; Ferşadoğlu, s. 269
[27] Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, 1.Baskı, İstanbul,  Yeni Asya Neşriyat, 2008, s. 120; Kırkıncı, s. 40

(309)

REM

YORUM YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir